Hurdalara muhtaç ülkeden, ABD’ye gemi satan Türkiye’ye
Hurdalara muhtaç ülkeden, ABD’ye gemi satan Türkiye’ye
MURAT ALAN
Bazen tarih, en sert yüzünü gösterdiği anlarda bile bir milletin karakterini şekillendirir. Bazen de o karakter, onlarca yıl sonra, dünyanın en güçlü ordusunun kapısını çalıp, “Sizin gemilerinizden almak istiyoruz” dedirtecek kadar dönüşür.
İşte bugün Türkiye’nin yaşadığı şey tam da budur.
Birkaç gün önce Amerikan denizcilik çevrelerinden sızan haber, sıradan bir savunma sanayii gelişmesi değil. ABD, yeni fırkateyn sınıfı için Japonya, Güney Kore ve Türkiye’nin ürettiği savaş gemilerini değerlendirmeye aldı. Özellikle Türkiye’nin İstanbul sınıfı (İSTİF) fırkateynleri, Beyaz Saray ve Pentagon’un masasında.
Üstelik ilk gemilerin yabancı tersanelerde inşa edilmesi, ardından üretimin ABD’ye aktarılması seçenekler arasında. Yüzyılı aşkın süredir savaş gemilerini neredeyse tamamen kendi tersanelerinde yapan Amerika, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 3 ülkeye odaklanmış durumda.
Türkiye için gurur verici bir durum.. Bir milletin kendi ayakları üzerinde durma iradesinin, en somut göstergelerinden biri.
Ama bu noktaya nasıl gelindiğini anlamak için geriye, çok daha karanlık bir tabloya bakmak zorundayız.
Ellili, altmışlı ve yetmişli yıllarda Türkiye, Amerikan yardımlarıyla ayakta durmaya çalışan bir ülkeydi. ABD, fazlalık muhriplerini, fırkateynlerini “hibe” adı altında gönderiyordu.
Ama o gemiler çoğu zaman üzerlerindeki en değerli sistemlerden arındırılmış halde geliyordu. Gelişmiş radarlar, elektronik harp cihazları, modern silah sistemleri ya sökülüyor ya da kasıtlı olarak kısıtlanıyordu. “Alın, kullanın ama bize bağlı kalın” mesajı netti.
Üstüne bir de siyasi tavizler ekleniyordu.
Her yardımın bir bedeli vardı. Türkiye’nin deniz gücü, büyük ölçüde başkasının lütfuna bağlıydı.
Sonra 1974 geldi.
Kıbrıs’ta soydaşlarımızın kanı akarken, Türkiye’nin karşısına çıkan en büyük engellerden biri, yeterli amfibi çıkarma gemisinin olmamasıydı. Yıllarca ertelenen bir harekâtın arkasında yatan acı gerçek buydu.
Modern, özel tasarlanmış çıkarma gemileri yoktu. Deniz piyadesi vardı, irade vardı, ama platform yetersizdi. Ne yapıldı? Sivil gemiler devreye sokuldu. Ticari şilepler, feribotlar, hatta ada vapuru tadındaki yolcu gemileri seferber edildi. Truva feribotu gibi sivil gemiler hem aldatma konvoyunda hem de gerçek sevkıyatta kullanıldı. Askerler, silahlar, mühimmat bir kısmı bu gemilerle taşındı. Kıyıya çıkan Türk askeri, dünyanın en zor amfibi harekâtlarından birini, eksik teçhizatla, sivil filonun omuz verdiği bir operasyonla gerçekleştirdi. O günlerde akan kanın bir kısmı, yıllarca ertelenmiş bir hazırlığın mecburi faturasıydı.
“Gemimiz yok” demenin bedeli, şehitler ve gazilerle ödenmişti.
Bu tablo, bir milletin gururunu inciten ama aynı zamanda onu dönüştüren bir tabloydu.
“Bir daha asla” denildi.
Milli gemi projeleri konuşulmaya başlandı. Ama gerçek ivme, siyasi iradenin netleştiği dönemle geldi.
Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sinde savunma sanayii, sadece bir bütçe kalemi olmaktan çıkıp milli bir mesele haline geldi.
MİLGEM projesi, Ada sınıfı korvetlerle başladı. Sonra İstanbul sınıfı fırkateynler geldi. Yerlilik oranları yüzde 70’leri, 80’leri aştı.
ATMACA füzesi, MİDLAS dikey atım sistemi, GÖKDENİZ yakın hava savunma sistemi, CENK radarları, ADVENT savaş yönetim sistemi…
Hepsi Türk mühendislerinin, Türk işçisinin, Türk firmalarının eseri. Bir zamanlar “bize hibe edin” diyen ülke, artık kendi tasarladığı, kendi ürettiği, kendi silahlandırdığı savaş gemilerini denize indiriyor. Üstelik sadece kendi donanması için değil; Pakistan’a, Endonezya’ya, Ukrayna’ya, Portekiz’e, Malezya’ya… İhracat kapıları açıldı.
Bugün Türk tersanelerinde aynı anda onlarca savaş gemisi inşa ediliyor. Fırkateynler, korvetler, denizaltılar, çıkarma gemileri… Kapasite, hız ve maliyet konusunda dünyanın önde gelen ülkelerinden biri haline gelindi. ABD’nin gemi inşa krizinin ortasında Türkiye’ye bakması tesadüf değil.
Çünkü Türkiye, kanıtlanmış bir platform sunuyor!
3.100 tonluk, 29 knot hız yapabilen, 16 hücreli milli dikey atım sistemine sahip, 16 ATMACA taşıyabilen, yüksek yerlilik oranına sahip bir fırkateyn.
Ve en önemlisi, seri üretim yapabilen tersaneler.
Bu dönüşüm, sadece teknik bir başarı değil. Zihniyet devrimidir.
“Biz yapamayız” psikolojisinden “Biz yaparız ve satarız” özgüvenine geçiştir. Bir zamanlar Kıbrıs’a çıkarma yapmak için sivil gemilere muhtaç olan ülke, bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin “Sizin geminizden alabilir miyiz?” diye sorduğu ülke haline geldi.
Bu, Erdoğan Türkiye’sinin savunma sanayiinde attığı adımların en görünür sonucudur. Siyasi irade olmasaydı, MİLGEM projeleri yarıda kalırdı. Yerli sistemlere yatırım yapılmazdı. Tersaneler modernize edilmezdi. İhracat vizyonu oluşmazdı.
Elbette yol bitmedi. Hâlâ aşılması gereken engeller var. Teknoloji transferi, tedarik zinciri bağımlılıkları, siyasi riskler… Ama yön belli. Türkiye artık alıcı değil, satıcı konumunda. Bağımlı değil, tercih edilen ortak konumunda.
Tarih bazen alaycı bir tebessümle bakar insanlara. Bir zamanlar “şu gemiyi de verin” diye kapı kapı dolaşan bir ülke, şimdi kapısı çalınan ülke olmuştur.
Kıbrıs’ta sivil gemilerle kıyıya çıkan askerlerin torunları, bugün kendi savaş gemilerini inşa ediyor. O günlerin acısı, bugünün gururuna dönüşmüştür.
Bu, bir milletin kendi kaderini kendi ellerine alma hikâyesidir. Ve bu hikâye henüz bitmedi. Daha yazılacak çok sayfa var. Ama bugün yazılan satır, tarihin en tatlı sayfalarından biri olacaktır..
ABD, Türkiye’den savaş gemisi almak istiyor.
Kim derdi ki…