Yeni Tehdit Algısı: ‘Taşralı İslamcılığı’
Polemik yazıları yazmak bazen heyecan verse de aslında fazlasıyla can sıkıcı bir meşguliyet. Ancak öyle zamanlar ve tartışmalar oluyor ki görmezden gelmek imkân dâhilinde olmuyor. Özellikle de geniş manada içinde bulunduğunuz camiadan birileriyle siyasi-ideolojik bir tartışmaya girişmenin zannedilenden daha fazla gerilimi oluyor.
Tartışmayı şahsileştirmek elbette yanlıştır. Ama eleştirinin öznesini, mantığını, misyonunu meçhulleştirecek kadar müphemleştirmek de faydasız bir uğraş oluyor. Eleştiri-kritik geleneğinin diğer mahalleye dönük yüzü kimi zaman usul ve üslupta çiğnenen ilkelere rağmen takdir görürken camia içine yöneldiğindeyse ne yazık ki usul ve üslupta takip edilen esaslara rağmen rahatsız edici hatta zararlı bulunabiliyor.
Taşralı’nın Taşralı İthamları
Genellikle kaleme aldığı hiciv yazılarıyla bilinen, en ciddi konularda dahi makara sarmakla maruf bir köşe yazarı zaman zaman siyasal-diplomatik alanlarda da kimi analizler yapmaya çalışıyor. Lakin argo sınırlarını zorlayacak kadar aşırıya kaçan hiciv dilini, muhataplarını sürekli tahkir eden ekâbir mantığını hemen hiç değiştirmeden yazıp çizmekte de ısrar ediyor.
İsmini anmasak da sadece kullandığı birkaç başlığa veya literatürüne adeta rengini veren kimi kelime ve kavramlarına baksak yeterli olur sanırım. Daha geçen gün muhataplarını ‘eleman’ olarak andığı yazısına “Orayı da cenabet etti” diye bir başlık atacak kadar yüzümüzü kızartmayı göze almıştı maalesef. Eleştirileri ‘laf çakma’ olarak nitelediği bir diğer yazısınaysa “Bu lafları it yese kudururdu ama o ıslık çalıyor” gibi son derece yakışıksız ve provokatif başlıklar iliştirmekten hiç gocunmuyordu. Bu dil ve üslubun, böyle bir cedel ve polemiğin de alıcısı var ama “temsil ettiği kesimlere ne kazandırıyor ve neler kaybettiriyor?” gibi ciddi bir muhasebeye ihtiyaç olduğu muhakkak.
Peki diğer konuları bir tarafa bırakıp Suriye üzerinden konuşacak olursak mezkur köşe yazarı nerede durur, neye itiraz eder ve ne önerir? İşte diğer gelişmeler hakkında sarf ettiği cümleleri bir tarafa bırakacak olursak asıl sıkıntı kaynağı burada neşet etmektedir. Yazar, sürekli olarak ‘keşke’ler üzerinden tahlil yapmaktadır ama nedense Suriye üzerindeki İran ve Hizbullah’ın işgal ve katliamlarını görmezden gelerek hatta Şii-Sünni çatışması çıkmasın diye tolere edilmesini tavsiye ederek yapmaktadır tüm bunları. Ancak bu itiraz ve önermelerini Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun dikkatini çekmeyecek bir biçimde satırlara dökmektedir.
Diplomasinin romantizm kaldırmayacağını, hep dengeli hareket etmenin gerektiğini salık veren yazar Suriye konusundaysa AK Parti Hükümetine “yalapşap duyarlılığıyla bilinen ufuksuz Taşralı İslamcılığından uzak durmasını” salık veriyor. Öyle ki bu taşralı İslamcılar Tunus’tan Libya’ya, Mısır’a, Yemen’e, Filistin’e kadar bir dizi macerayı örgütlemişler ve nihayetinde İhvanı Müslimin’i Sisi cuntasına toslatmışlardı. Tipik ulusolcu tezler, bildik komplo teorileri deyip geçebiliriz. Fakat biraz olsun üzerinde duralım.
Sütre Gerisinden Konuşmanın Konforu
Öteden beri ‘taşralı-kasabalı’ ithamları sosyolojik açıdan hep kendini merkeze yerleştiren iktidar sınıflarının kavramsallaştırması olduğunu hatırlatmak gerekiyor. İttihatçı kadrolardan Kemalistlere ve liberal-sol kesimlere sirayet eden hastalığın semptomları bakın kimlerde görülüyor şu vakitler? Ciddi bir kibrin, istiğnanın tezahürü bu kavramsallaştırmanın sahibi kim? Tipiyle, şivesiyle, literatürüyle hatta yazılarındaki üslubuyla bile tepeden tırnağa bir ‘taşralı’. Ama gelin görün ki söz konusu ‘taşralı’ yazar, yedi göbek İstanbullu Paşa çocuğu rolleri kesiyor mahallesinde büyüdüğü insanlara.
Tuhaf, hüzünlü bir sonradan görmenin hikâyesi duruyor karşımızda. İktidar değil iktidara yakın durma, başı okşanmış ve sırtı sıvazlanmış olma hissi bile ne kadar da hızlı çürütüyor.
Hep itidalli olmuş biri olarak aşırı uçlara da itidalli olma makamından hitap eden yazar, özellikle Suriye politikasının değiştirilmesini öngörüyor. Tartışmaya açıktır elbette. Sınırları taciz eden Rusya savaş uçağını düşürmek yanlıştı, diyor. Türkiye-İran işbirliği zaruri, diye ekliyor. Rusya ve İran’ın Suriye’deki işgal ve tutumunun nasıl sonlandırılacağına dair bir itiraz veya tavsiye yok. Zımnen önerilen şu: Suriye ve Irak, İran ve Rusya’ya teslim edilsin, başımız ağrımasın.
Duygusal davranmayalım repliği bildiğiniz Makyavelizm’i işaretliyor. İç-dış dengeler değişiyor ve görülmeyecek gibi de değil. İyi ama daha dün Bülent Arınç ve Abdullah Gül’ün hatta Fethullah Gülen’in Mavi Marmara’yla başlayan dış politika sürecine dair söylediklerinden bir-iki tık geride olmaktan başka sizin kattığınız yenilik nedir? Sonra İran mevzusuna Fethullahçılık-Vahhabilik çerçevesi dışında başka bir yaklaşım yokmuş gibi “Feryadımdır” ağlaşmaları hiç yakışık almıyor.


