Cihan Padişahı Yavuz Sultan Selim (1)
Cihan Padişahı Yavuz Sultan Selim (1)
HÜSEYİN ÖZTÜRK
Tahtı sattım tahta ü derd ü gama
Kabre sığdım, sığmaz iken âleme
Hep şöhret ü şan imiş cümbüşüm,
Şimdi fazl-u Hakka kalmıştır işim.
Yukarıdaki dörtlüğün Cihan Padişahı Yavuz Sultan’a ait olduğu ve can dostu, sırdaşı Hasan Can’a söylediği nakledilir. Değilse bile Yavuz’a yakışan ifadelerdir.
Bu dörtlüğü özellikle devlet hizmetinde bulunan tüm yöneticilere ve onlara itimat ederek çalışanlara ve itimatsız, hileci, hurdacı, dünya çarkını döndürüp, testi doldurucu riyakârlara hatırlatmak istedim.
İnsan olana sadece bu dörtlük bile yeter ama sözü, Yavuz Sultan Selim Han üzerine sürdürmeli.
Bunun için de Hasan Can’ın oğlu Hoca Sadeddin’in, “Tacüt-Tebarih” kitabından Yavuz’un hastalığı ve vefatına dair yaşanılanları derç edelim:
Hasan Can, Yavuz Sultan Selim’in vefatını şöyle anlatır:
•
“Sultan-ı Arab ve Acem, 1520 Şaban ayında eski saltanat merkezi Edirne’ye gitmeyi kararlaştırıp, vezirler ve divan erkânını önceden, ordu-yı hümayuna lazım olan pek çok ağırlıklar ve hazine-i âmire ile yola çıkardılar.
Ferhad Paşayı, beraber gitmek üzere alıkoydular. Hareketten evvel, bir gün oturdukları köşkten çıkıp, sarayın eteğindeki bahçeye yürüyerek indiler.
Gezintileri sırasında bir yokuşa çıkarken, ol din-i İslam’ın koruyucusu, sırtlarında hissettikleri bir acıdan rahatsız olup, bu zavallı hizmetçilerine hitap ederek;
-“Arkama güya bir diken batıp acıtır” buyurdular. Bu hakir dahi:
-“Herhâlde bahçedeki ağaçlardan düşüp gömleğe takılmış olmalı. Ferman buyurulursa görülsün” dedim. Buyurdular ki: “Caizdir”.
O anda iskemleci, taşımakta olduğu kürsüyü getirdi. Selim Han da, kürsü üzerine oturdu. Mübarek yakalarından elimi sokup her ne kadar araştırdımsa da, bir şey bulamadım. Elimi sürmekle bir şey hissedemedim.
Ayağa kalkıp bir miktar gittikten sonra, acıdan şikâyetlerini tekrarladılar. Bu kere düğmelerini açıp baktım. Birdenbire gördüm ki, bir kıl başı kadar yer ağarıp, etrafı kırmızı olmuş. Üzerine dokununca:
-“İşte oldur” dediler. “Ne makule nesnedir” diye sual buyurduğunda, beyan ettim. Buyurdular ki:
-“Bir parça sık”! Ben dahi şehadet ve orta parmaklarımla kenarından yokladım. Parmaklarımın arası sertleşmiş büyük bir gudde ile doldu.
İrademi kaybedip:
-“Saadetli Padişahım, bu büyük bir çıbandır. Henüz hamdır, olmadıkça zedelemek caiz değildir. Bir münasip merhem koymak gerektir” dedim.
Meğer bu hadiseden üç gün önce, bu bendelerinin, çıban eleminden rahatsız olup arka arkaya üç gün kendilerine hizmet şerefinden mahrum olduğum, hatır-ı şeriflerinde kalmış imiş.
Bu sözlerime karşı latife olmak üzere:
-“Biz çelebi değiliz ki, bir küçük çıbandan ötürü cerrahlara müracaat edelim” dediler.
Bu hâlle Kasr-ı saadete çıktılar. Ol geceyi acı ve ıstırap ile geçirdiler. Ertesi gün çıbanın olgunlaşması için hamama gittiler.
Devamı yarına….