Başkanlık sistemi ve CHP
Sosyal ve siyasi sistemler, zamanın gereklerine göre şekillenir. CHP’nin, istikrar sağlayacak Başkanlık sistemi için, “Rejim değişiyor” feryadı, mantıksız, afaki bir iddiadır. ABD, Fransa gibi birçok cumhuriyette uygulanan bir sistemdir. İhtiyaç duyulan tasarıyı, hazırlayıp meclise sunmak, iktidarın vazifesidir. Görevini yaptığı için itham edilemez. Değişen şartların gereğine göre değişim, çözüm sağlayan sistemler bulmak, devlet ve millete yol açmaktır, görevdir.
Nüfus artıp, teknoloji gelişip, ulaşım ve iletişim imkanlarıyla dünya küçülüp,devletler büyüdükçe, yeni sistemler bulupgeliştirip, çözüm üretecek imkanlara kavuşturmak ihtiyaçtır. Globalleşen dünyada, devletlerin kendi sosyal, siyasi ve stratejik durumlarına göre yeni imkanlar, sistemler ve yollar açması, öncelikli görevidir. Dünya koşuyor. Eski hal, yolda kalmaktır.
Devlette en önemli unsur, her işte olduğu gibi insandır. İnsanın insanlığı, hayattan üstün manevi ve ahlaki değerlerle yaşar. Şahsiyet, güven, itibar doğuran bu değerler, toplumun granitleşen vahdet mayası ve güç kaynağıdır.
Değişmez değerler, ekmel-i ve eşref-i mahluk olan insanın, fıtratında gizlidir. Onu, gayretle hayat haline getirmesi, hakedişin ve ebedi sahipleniş nimetinin ifadesidir. Güzel ahlak, hak, batıl, adalet, edep ve haya gibi ölümsüz değerlerin bütünüdür. Her işin başı, iman ve ahlaktır.
İnsanı, insan yapan ahlaki değerlerin değişmezliği, aklın, mantığın ortaya koyduğu bir zarurettir. Zira insan, yaratılmışların ekmel ve eşrefidir. Her şeyin ölçüsü, değeri, insana, diğer bir ifadeyle ahlakına göredir. Bir bakıma ahlak, değer ölçüsü ve tartısıdır. Tartı ve ölçü birimleri sabit olmalı ki her şey, herkese göre değişip değerler kaybolmasın. İnsanlık ölürse, sadece manevi değerler değil, maddi değerlerin de, değer denilen kıymetleri yok olur. Örnek:
Beşşar Esat, vicdandan, ahlaktan, insanlıktan uzaklaşınca, aziz olan milletinin değerini de kaybetti. Ahlakıyla beraber kıymetini de kaybetti. Milletini soykırıma uğrattı. Oysa Osmanlı Sultanları, “Milletini yaşat ki devlet yaşasın” der. Dünyayı atom bombası yığınağı yapmış devletlerden, biri veya birkaçı, kendini canlı bomba haline getirmek istediği hayal edilse, dünya yangın yerine döner.
İnsan topluluklarının gücü olan devlet yapısında insandan sonra en önemli gerekliliklerden ikincisi, devlet sisteminin, ülke şartları, yönetime hakim kadrolar ve zamanın gereklerine uygunluğu ile seçim sistemleriyle ciddi olarak alakalıdır. Aktif siyaset yaptığım zamanlarda, seçim usulünde, ekseriyet sisteminin önü açık görülüyordu veya ekseriyet sistemi idi. Seçim ekseriyet sistemiyle yapılabildiği sürece siyasi istikrarsızlığa imkan yoktur. Onun için başkanlık sisteminden yana hiç olmadım. Çünkü başkanlık sisteminin avantajları içinde ilk sıradaki istikrardır.
Fakat bugün içinde bulunduğumuz devletler topluluğu, Düşük Barajlı D’Hond sistemi propagandası ve tek başına iktidar olma ümidini kaybeden siyasi partiler topluluğu toptan Düşük Barajlı D’Hond sistemi ısrarında ittifak etmişlerdir. Düşük barajlı D’Hond sisteminde, yalnız Türkiye için değil, özellikle kalkınma zorunda olan tüm devletler için, başka avantajına bakmaya gerek bırakmayacak şekilde acilen, “Başkanlık sistemine” geçmek, “Olmak veya olmamak” derecesinde mutlak bir zaruret haline getirmektedir.
Düşük Barajlı D’Hond seçim sisteminin doğurduğuve doğuracağıfelaketler ortadadır. Millet iradesini, dağıtıp tozlaştırıp etkisiz hale getirmektedir. Darbeden beterdir. Meclis, “Sen-Ben”kavgasında boğulur. Böyle bir mecliste, bu irade tozlaşmasını kısmen önleyecek tedbirlerin kanunlaşmasına da imkan bulunamaz. Ülke, seçimden sonraki koalisyon pazarlıkları, yaşanan baskılara, geçici partilere, motel transferlerine mahkûm olur.
Geçen Cumhurbaşkanlığı seçimi, kaybedilmemesi gereken bir ibrettir. Sayın Erdoğan’ın gerek İstanbul Belediye Başkanlığı, gerek Ak Parti iktidarlarıyla doğan kalkınma hamlelerinden dolayı, milletin önemli bir çoğunluğu ile seçileceği ortaya çıktığı için hiçbir parti tek başına aday ortaya koyamadı. Partinin kendi adayını gösterememesi, milletin kararlılığını gösteriyordu. Buna rağmen siyasiler, hayatı, ülke siyasetinden oldukça uzak ve çok daha az tanıdığı, birleşen 14 partinin uyuşmazlığına bakmaksızın birleştiler de, 14 partiden bir teki, “Ben de milletimin olduğu tarafta olayım” demedi? Milletinin olduğu tarafta olmayı düşünen yok mu? Tek akıl, nereye?






