• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Halit Kanak
Halit Kanak
TÜM YAZILARI

20 Nisan 571 Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem’in dünyaya teşrifleri

20 Nisan 2024
A


Halit Kanak İletişim:

Bir öğlen sonrası 44 yaşındaki Mekke Şehrinin Reisi Haşim’in oğlu Abdülmuttalip Kâbe’nin Hicr Bölgesinde (Kâbe’nin de içi sayılan yarım daire ile çevrilmiş duvarın iç tarafı, Sûltân 1. Ahmed’in yaptırdığı altınoluğun altı) âdeti gereği çektirdiği gölgeliğinin altında kısa uykusuna yatmıştı. Gördüğü rüyânın etkisiyle uyandı. 

Rüyâsında bir zât, “Kalk Tayyibe’yi kaz” demişti. “Tayyibe nedir?” diye sorsa da cevap alamamış zât kaybolup gitmişti. Ertesi gün yattığı öğle uykusuna gelen aynı zât bu kez de “Kalk Berre’yi kaz” diye seslendi. Abdülmuttalip yine,  “Berre nedir?” diye sormuş, o zat yine cevap vermeden kaybolmuştu.

Abdülmuttalip, kendisine bir işaret verildiğini düşünerek ertesi gün aynı yerde yattığı öğle uykusunda aynı kişi yine gelerek, “Kalk Maznûne’yi kaz” dedi. Abdülmuttalip yine “Mednûne nedir?” diye sorduysa da o zat cevap vermeden kayboldu.

Ertesi gün Abdülmuttalip sabah erkenden başladığı günlük işlerini toparlamış, yine âdeti üzere Hicr Bölgesine gelerek kısa öğle uykusuna yatmıştı. Aynı kişi yine rüyâsında gözüktü ve yine emir kipi ile “Kalk Zemzemi kaz” diye seslendi. Abdülmuttalip tekrâren sordu: “Zemzem nedir ve nerededir?” Bunun üzerine o zât, “Zemzem dibine erişilemeyen bir sudur ki, sonsuza dek hiç kesilmez... Kesilen kurbanların kanlarının akıtıldığı yerdedir. Alaca bir karga gelip orayı gagalar ve orada birde karınca yuvası vardır” diye cevap verir.

Abdülmuttalip heyecanla uyanır, insanların adak kurbanlarını kestiği yere doğru yürür. Ataları İbrâhim ve İsmâil’den kalma bir su kuyusunun varlığı hep konuşulmuş, Abdülmuttalip de zaman zaman “Acaba o suyu bulabilir miyim diye aklından hep geçirmişti.” O anda bir karga gelerek önüne konar ve yeri gagalamaya başlar. Biraz daha yaklaşınca karınca yuvasını da görür. Kendisine söylenen yeri bulmuştur. Ertesi gün, Âmir b. Sa‘saa kabilesinden Safiyye bint Cündeb’le yaptığı evlilikten doğan tek oğlu Hâris’i yanına alarak yeri kazar ve zemzem kuyusunun yuvarlak olarak örülmüş ağızını bulur. 

Bu arada olayı duyan bütün Kureyş halkı da toplanmıştır. İçlerinden Adiyy b. Nevfel; bu suyun bütün Kureyş’in ortak malı olduğunu, çünkü bu kuyunun herkesin babası İsmâil’e ait olduğunu dolayısıyla bu suya kendilerini de ortak etmelerini ister. Ancak Abdülmuttalip; bu suyun kendisine bahşedildiğini ve bugüne kadar kimsenin bulamadığını söyleyerek keskin bir şekilde reddeder. 

Bunun üzerine Adiyy, “Sen tek oğlunla bu kadar suyu ne yapabilirsin” diye sesini yükseltir. Aynı ses tonu ve kararlılıkta Abdülmuttalip’ten gelir: “Sen beni kimsesizlikle mi suçluyorsun, bugün yoktur ama yarın olmayacağını kim söyleyebilir. Allah benim etrafımı, vereceği bir sürü evlatla bir anda doldurabilir. Eğer Allah bana 10 erkek evlat verirse hepinizin huzurunda söylüyorum bir tanesini burada kurban edeceğim” der. 

Fakat bir taraftan da Kureyş’in kendisini rahat bırakmayacağını düşünür. Ertesi gün kazıyı durduran Abdülmuttalip, suyun sahibinin kesin şekilde belirlenmesi için kendilerinin belirleyeceği hakeme gitme teklifini Kureyşlilere götürür. Kureyş’in ileri gelenleri bu teklife şaşırsalar da hoşlarıma gider ve teklifi kabûl ederler. Hakem olarak da Şam’da oturan Sa’d bin Hüzeym’in ismini verirler.

Adaletine güvendikleri Sa’d’ın konunun dışında biri olması sebebiyle en iyi hakem olacağını söyleyen Kureyş’in teklifini Abdülmuttalip tereddütsüz kabûl edince yola çıkılır. Kureyş topluluğuyla birlikte Şam yolunu yarıladıklarında Abdülmuttalib’in suyu biter. Çöl’ün ortasında susuz kalmak ölümle eş değerdir.

Beraber yolculuk yaptıkları Kureyş kâfilesinden yardım ister. Kureyşliler, “Suyumuz ancak bize yeter, doğrusu biz de susuz kalmak istemeyiz” diyerek talebi reddederler. Çölün ortasında su aramak, aransa bile bulmak beyhûde bir şeydir. Buna rağmen Abdülmuttalip çaresizce su aramaya çıkar. Zemzem’i Abdülmuttalib’e bulduran Allah, Kâinat’ın Efendisinin nûrunu alnında taşıyan Abdülmuttalib’i bir kez daha suya kavuşturur. 

Su ümidiyle indiği küçük vadide ilerlerken devesinin ayağı bir taşa takılır. Yerinden oynayan taşın altından su sızdığını gören Abdülmuttalip devesinden inerek kılıcıyla yeri deşelemeye başlar. Deşeledikçe su çoğalır. Derhal kâfilenin yanına dönen Abdülmuttalip, “Gelin gelin herkese ve develerinize yetecek kadar su buldum” diye seslenir.

Kana kana içtikleri suyun başından ayrılmadan mahcup Kureyşliler, “Ey Abdülmuttalip senin bu cömertliğin karşısında hakeme gitmemize gerek kalmadı. Kâbe’deki kuyuyu kazabilir ve çıkanı da istediğin gibi tasarruf edebilirsin” derler. 

Bunun üzerine Mekke’ye dönen Abdülmuttalip Cürhümlüler’in Mekke’yi terk ederken kapattıkları Zemzem Kuyusu’nun yeniden kazmaya başlar.

(Hz. İbrâhim’in karısı Hâcer Vâlidemiz ile oğlu İsmâil’in (Aleyhisselam) Mekke’de bulunduğu sırada, buldukları zemzem nedeniyle Yemen’den gelerek buraya yerleşen Cürhümlüler’in arasında büyüyen Hz. İsmâil onların ileri gelenlerinden birinin kızıyla evlenmişti. Böylece Kâbe’nin idaresi Hz. İsmâil’den bir nesil sonra Cürhümlüler’in eline geçti. Önceleri Hz. İsmâil’in tebliğ ettiği dini kabul eden Cürhümlüler daha sonra sapıklığa düşerek her türlü ahlâksızlığı yapmaya başladılar. Hazreti İsmail’in babası İbrâhim ile birlikte yeniden inşâ ettikleri Kâbe’yi ziyâret için Mekke’ye gelenlere de işkence ettiler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk onları burun kanaması illeti musallat ederek bir kısmını helâk etmiş, kalanlar da; Kur’ân-ı Kerîm’de, Sebe halkının cezalandırıldığı bildirilen büyük sel baskını sırasında yıkılan set, baraj dolayısıyla bu bölgeye gelen Huzâa ve Kinâne oğulları’nın Mekke’ye saldırmasıyla yenilgiye uğrayarak şehri terk etmek zorunda kalmıştı. İşte bu Cürhümlüler, giderken Hacerülesved’i yerinden söküp bir yere gömdükten ve Zemzem Kuyusu’nu kapatıp yerini belirsiz hale getirdikten sonra tekrar ilk yurtları olan Yemen tarafına gittiler. Bir rivayete göre burada bir sel âfetine uğrayarak helâk oldular. Gerçekten de daha sonraki dönemlerde Cürhümlüler’e rastlanmamıştır.)

Kuyu kazıldıkça içinden Cürhümlüler’in kuyuyu doldurmak için içine attıkları kıymetli eşyalar da çıkıyordu. Çıkan bu malları Abdülmuttalip bir kenara koymuş, sonra da Kureyş ileri gelenlerini çağırarak kura ile paylaşımını yapmıştı. Nihayet; Şebbâa, Mürviye, Nâfia, Âfiye, Meymûne, Berre, Maznûne, Kâfiye, Mu‘zibe, Şîfâu Sukm, Taâmu Tu‘m, Hezmetü Cibrîl gibi sayısız isimleri olan ve Efendimiz’in Mi‘rac gecesinde göğsünün yarılarak kalbinin çıkarılıp yıkandığı Zemzem’e Abdülmuttalib tamamen sahip olmuş ve Zemzem Suyunu Ataları İbrâhim ile İsmâil Aleyhisselamlar gibi Kâbe’yi ziyarete gelenlere ikram ederek hizmetini devam ettirmişti. Çünkü Hz. İbrâhim’den beri Kâbe’yi ziyaret için Mekke’ye gelenler Allah’ın misafiri kabûl ediliyordu. Aslında bu lütuf Kâinatın Efendisine sunulan bir nimetti. O’nun (s.a.v.) gelişine bir hazırlıktı.

Abdülmuttalip kapanan bu kuyuyu bulmadan önce Kâbe’yi ziyaret edenlerin su ihtiyacı halktan toplanan yardımlarla karşılanıyordu. Daha sonra sikāye görevini bunu bir itibar ve şeref vesilesi olarak gören zenginlerle Mekke ve Kâbe’nin yönetiminde etkin olan kabile reisleri üstlenmiş, bu görevi Hz. Peygamber’in dördüncü kuşaktan dedesi Kusay b. Kilâb kurumsallaştırmıştır. Torunlarından Abdülmuttalip bu görevi yeniden bulduğu Zemzem Suyu ile devam ettirmiştir.

Bizim de kapanmadan önce 1998 yılı başında Ravaklar tarafından merdivenle inerek ziyâret ettiğimiz ve sıra sıra dizili musluklarından abdest aldığımız Zemzem Kuyusu günümüzde, ilki ağızdan itibaren 12,80 m. ikincisi kayalar içine oyulmuş haliyle 17,20 m. uzunluğunda iki bölümden meydana gelir, toplam derinliği 30 metredir. 

9. yüzyıldan itibaren bilinen kayıtlara göre 1,5 ile 2,5 m. aralığında değişen kuyunun çapı, örülmemiş ve kaya içinde kazılmış olan yerinde bir insanın içine girip çalışmasına yetecek genişliktedir. Zemzemin biri Hacerülesved, diğeri Ebûkubeys dağı ve Safâ tepesi, bir diğeri Merve tepesi hizasından 13 m. aşağıdan çıkıp kuyuyu besleyen üç kaynağı bulunmaktadır.

(Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Ashâbına bol bol zemzem içmelerini ve memleketlerine götürmelerini tavsiye etmiş, bizzat kendisi de Mekke’den Medine’ye sık sık zemzem getirtmiştir.)

Aylar ayları, yıllar yılları kovaladı Cenâb-ı Hâk Abdülmuttalib’e kızların dışında, 9 erkek evlat daha verdi. Böylece 10 erkek evlâda kavuşan Abdülmuttalip sözü gereği birisini kurban etmesi gerekiyordu. Evlatlarını toplayarak durumu anlattı. Hepsi tereddütsüz kabul ettiler. 

Kurban edilecek evlat, geleneklere göre kur’a ile tesbit edilecekti. Abdülmuttalip bütün evlatlarından üzerlerine isimlerini yazdırdığı birer adet oku alarak Kâbe’ye geldi. Toplanan halkın önünde okları kur’a memuruna verdi. Bir tarafta elinde bıçakla bekleyen Abdülmuttalip, diğer tarafta 10 erkek evlat ve meraklı Mekke Halkı’nın önünde kur’a memuru görevi gereği halkın heyecanlı bakışları arasında oklardan bir tanesini çekti ve yüksek sesle okudu. “Abdullah.”

Herkes âdeta şok olmuştu. Abdülmuttalib’in sekizinci oğlu Abdullah herkesin sevgilisi konumunda biriydi. Çünkü o doğduğunda babası Abdülmuttalib’in alnındaki nûr kaybolmuş, yeni doğan Abdullah’ta belirmişti. İşte bundan dolayı herkesin sevip saydığı o nûrlu çocuk kurban edilecekti. 

Bütün Kureyş’in karşı çakması Abdülmuttalib’i kararından vazgeçiremedi. Vâdini yerine getirecek Abdullah’ı kurban edecekti. Son kez Abdullah’ın dayısı Abdullah b. Muğire ortaya atıldı. “Ey Abdülmuttalip” dedi. “Vallahi sen onu kurban edemezsin, bunun için gerekirse bütün mallarımızı vermeye hazırız.”

Onun bu kararlı çıkışı aslında Abdülmuttalib’i de ümitlendirmişti. Heyecanla sordu: “Çözüm.”

Bu soruya başka bir heyecanlı ses cevap verdi. “Ey Abdülmuttalip, Abdullah’ı al Şam’a götür. Orada bilgin bir kadın var. Doğudan batıdan her kim gitse derdine bir çözüm buluyor. Seni de, bizi de üzüntüden kurtaracak bir çözüm mutlakâ bulacaktır. Eğer bulamazsa o zaman sen de vâdini yerine getirirsin” dedi.

Abdülmuttalip son bir ümitle yola koyuldu. Medine’ye geldiklerinde o kadının Hayber’de olduğu haberini aldı. Doğruca yanına giderek durumu anlattı. Konuyu dinleyen kadın sordu: “Sizde kan dâvâlarında bir insan için verilen diyet nedir?” Abdülmuttalip cevap verdi: “10 devedir.” Kadın devam etti: “O halde 10 deve hazırlayıp kur’a çektiğiniz yere gidin. Develer ve çocuk için kur’a çekin. Kur’ada develer çıkarsa develeri kurban edin. Çocuk çıkarsa 10 deve daha koyun kur’ayı yenileyin. Tâ ki develer çıkana kadar devam edin.”

Abdülmuttalip aradığı cevabı bulmuştu. Hızla Mekke’ye döndü. Sahne yeniden hazırlandı. Farklı olarak sahnede develer vardı. Kur’a memuru ilk kur’ayı çekti… Yüksek sesle okudu: “Ab-dul-lah.”…Develerin sayısı 20’ye çıkartılarak yapılan çekimde yine Abdullah vardı. 30-40-50 develerin sayısı artıyor ama kur’ada hep Abdullah çıkıyordu.

Nihayet deve sayısı 100’ü bulduğunda kur’a develere çıktı. Herkes rahatlamıştı. Ancak Abdülmuttalip son kur’a yı üç kere tekrarlatmadan kalbinin mutmâin olmayacağını söyleyince kur’alar tekrarlandı. Sonradan çekilen iki kur’a da develere çıktı. Tedirgin bekleyiş develerin kesilmesiyle ziyâfete dönmüştü.

(Efendimiz (s.a.v.) bu olay üzerine ileriki yıllarda Atası İsmail ve babası Abdullah’ı kastederek; “Ben iki kurbanlık babanın oğluyum” buyuracaktır.)

Kurban edilmekten kurtulan Abdullah, serpilip 24 yaşına bastığında Abdülmuttalip her evlâdı gibi Abdullah’ı da evlendirmek istedi. Hep denk birini arıyordu. Nihayet aradığını buldu. Bu, Ben-i Zühre Kabilesinin Reisi Vehb b. Abd-i Menaf’ın kızı Âmine’den başkası değildi. Teklif yapmak için gittiğinde şaşırtıcı bir cevapla karşılaştı. 

Vehb, Abdülmuttalib’e şunları söylüyordu: Ey amcamoğlu biz bunu biliyorduk. Rüyamda dedemiz İbrâhim Aleyhisselam’ı gördüm. Bana Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah ile kızın Âmine’nin nikâhlarını kıydım sen de kabûl et diye buyurdu. Âmine’nin annesi de rüyâsında evimize bir nûr girdiğini ve yeri göğü tuttuğunu görmüştü.”

Her şey apaçık ortada idi. Söylenecek bir söz kalmamıştı. Kısa zamanda düğünleri yapılarak Efendimiz’i dünyaya getirecek mutlu aile yuvası kurulmuş oldu. Bu evlilikle birlikte “Nübüvvet Nûru” artık Abdullah’tan Âmine annemize geçmiştir ve Efendimiz’e hâmile olduğunun ilk günlerinde bir rüyâ görür. Rüyâda kendisine: “Ey Âmine. Sen bu Ümmetin Efendisine hâmilesin. Dünyâyı şereflendirdiği zaman: ‘Hasetçinin şerrinden O’nu tek olan Allâh’a havâle ederim’ diye duâ et ve O’na MUHAMMED ismini ver!” diye seslenildiğini işitir.

(Bunun için de Allâh Resûlü Sallallahu aleyhi vesellem: “Ben, Ceddim İbrâhim’in duâsı, kardeşim İsâ’nın müjdesi ve annemin rüyasıyım” buyuracaktır.)

Kutlu doğumun beklenildiği aylarda iki önemli hadise yaşanır. Birincisi, Efendimiz’in doğumundan 55 gün önce cereyan eden Kâbe’nin yıkılma tehlikesidir ki, “Fil Vakâsı” olarak bilinir. İkincisi ise Efendimiz’in mübârek babaları Abdullah’ın ticâret için gittiği Şam dönüşü Medine’de hastalanarak kutlu doğumdan iki ay önce vefât etmesi ve Neccar Oğullarından Nabiğa’nın evinin avlusuna defnedilme hadiseleridir. (Annesi Selma Hanım Neccar Oğullarından Amr’ın kızı idi.)

Bu vefât olayında Hazreti Âmine’nin; 

“Artık Mekke’nin Betha Kolu Haşim Oğullarından boş kaldı. Haşim Oğullarının şânından mahrum kalacak artık…” Diye devam eden şiirinden anlaşılacağı gibi bütün Mekke üzülmüştür.

O AN…

Takvimler 571 senesinin 20 Nisan’ını gösteriyordu. Kameri aylardan Rebiülevvel Ayının 12. gecesi. Günlerden pazartesi seher vaktiydi. Hazreti Âmine’nin yanında ebelik vazifesini de yapan Abdurrahman bin Avf’ın annesi Şifâ Hâtûn, Abdülmuttalib’in kız kardeşi Safiyye Hâtûn ile Osman b. Ebû’l Âs’ın annesi Fâtıma Hâtûn bulunuyordu.

Gökyüzünde bir kuş heyecanla kanat çırparak aşk ile uzun bir çığlık attı. Yeryüzü ve gökyüzündeki bütün kuşlar aynı anda ona vecd ile cevap verdiler. Bu bir müjde idi. 

Âmine annemizin kendi anlatımıyla beyaz bir kuş Hazreti Âmine’nin yanına konarak kanadıyla sırtını sıvazladı. Bir anda yüreğindeki bütün korku ve endişeler kayboldu. Bu arada kendisine beyaz bir kâse içinde bir şerbet sundular. Şerbeti başına bir dikişte içtiğinde ortalığı bir nûr kapladı. Karanlıklar nûrla yırtıldı ve Kâinatın Efendisi Mekke’de mütevâzı evlerinde göbeği kesilmiş ve sünnetli bir şekilde dünyaya teşrif ettiler.

Kutlu doğum; Cebrail Aleyhisselam’ın Rabbinden aldığı emirle saliseler içerinde Mekke’ye indikten kısa zaman sonra gerçekleşmişti.

O gece pek çok hârikûlâde haller yaşandı. Yahudiler son Peygamber’in kendilerinden çıkmadığını öğrenince kudurdular. Peygamber Efendimiz’in Sallallahu aleyhi vesellem kendisine ve kendisinden sonra gelecek ümmetine savaş açacaklarına dâir yeminler ettiler. Yeminlerine sâdık kalan Yahudiler yüzünden yeryüzünde hiçbir zaman kan ve gözyaşı dinmemiş hâlâ devam etmektedir.

Efendimiz’in dedeleri Abdülmuttalip seksen iki yaşında Mekke’de vefât etti ve Hacûn Kabristanına (Cennetü’l-Muallâ) büyük dedesi Kusayy’ın kabri yanına defnedildi. Mekke halkı dükkânlarını günlerce açmayarak mâtem tutmuştu. İslâm âlimleri, Abdülmuttalib’in özellikle tevhid inancına sahip bir kişi olduğunu beyân ederler. 

Zâten Efendimiz’in (s.a.v.) baba ve dedeleri Âdem aleyhisselamdan beri hep mümin kimselerdi. Bu durum Kur’ân-ı kerîm’de açıkça belirtilerek meâlen; “Sen, yâni senin nûrun, hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır.” (Şu’arâ sûresi: 219) buyrulmaktadır. Ehl-i sünnet âlimleri bu âyet-i kerîmeyi tefsir ederken, Peygamberimizin bütün ana ve babalarının, mümin olduğunu bildirmişlerdir.

Efendimiz ile ilgili yeryüzünde yazılan şiir, naat, gazel, ilâhi, kaside gibi övgülerin yüzde 80’i Türkler tarafından yazılmıştır. Bunlardan önemli bir isim Süleyman Çelebi’dir. Cihânda bütün zerrelerin bu ulvî teşrîf karşısındaki sevinç ifâdelerini mıs­râlarında şöyle dile getirir: 

Merhabâ ey âlî sultân merhabâ!

Merhabâ ey kân-ı irfân merhabâ!

Merhabâ ey sırr-ı Furkân merhabâ!

Merhabâ ey derde dermân merhabâ!

Merhabâ ey Rahmeten li’l-âlemîn!

Merhabâ Sen’sin Şefîu’l-müznibîn!..

Allah-û Teâlâ, kıyâmete kadar devam edecek bütün insanlığa Rahmet Peygamberi olarak gönderilen Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz’in şefaatlerine bizleri nâil eylesin, Cennet-i Âlâ’da Sancağı Şerifleri altında buluştursun inşaallah…

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Murat Karaduman

Günümüzde bile arap toplumlarında yeni doğan bebeklerin hemen kayıtları bile yapılmazken 1500 sene kadar önce yeni doğan bebeklerin kayıtları ne kadar doğru. Peygamberin ölüm tarihi kesin olmasına karşın anma yapılmazken, anne karnına düşme tarihi nasıl biliniyorsa mevlit kandili olarak kutlanıyor.

Haci

Bir zamanlar kutlu doğum haftası yapılıyordu.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23