Orta gelir tuzağı, bir daha…

16 Nisan 2018 Pazartesi

Müslümanlığı hayat düsturu olarak öğrendik ve kabullendik. Yeme içmeden defi hacet usulüne, alışverişten evlenme ve boşanma kurallarına ve oradan da yalan söylemeyi meşru kılan şartlarına kadar insanın doğumundan ölümüne dek her hareketi disipline bağlanmış…

Önder ve öğreticimiz de Peygamberimiz Efendimiz…

Zamanının teknolojik ve gelişmişlik çevresinde verdiği derslerdeki ana fikrin, yaşadığımız çağın fiziki, tıbbi ve sosyal çevresinde de geçerli olacağı kesindir. Bunda kimsenin şüphesi yok…

Esasen, imanın temel rükünlerinin birisi de bu değil midir?..

Efendimiz demişse ki, “Düşmanın silahıyla silahlanın”, lamı cimi yok. Silahlanacaksın. Düşmanın silah olarak kullandığı nesne ne ise ona sahip olacaksın. Para ise para. Tüfek ise tüfek, uçak ise uçak…

Yüce Mevlamız emretmiş ise, “birbirlerinizi haksız yere öldürmeyin, fitne çıkarmayın, haklarına saldırmayın, içkiden ve zinadan uzak durun”; bu yasaklar ayniyle günümüzde ve hem de teknoloji ve bilginin ürettiği tüm çeşitlerinde de geçerli…

• 

Efendimiz demişse ki, “iki günü eşit olan hüsrandadır”, oturup düşünmemiz gerekir. “Eşitlikten” murat edilen obje nedir?..

İbadet olur, infak olur, kazanç olur, güç kuvvet olur, silah olur, üç adım ötede gürül gürül akan dere yatağına rağmen bahçendeki susuzluktan şikayetin olur, okuduğunu anlama yetersizliğinde dün ne idiysen bugün de aynı mankafalık olur, vs,vs…

Hatta ve hatta, ekonomi diline vurulduğunda, “orta gelir tuzağı” da olur…

Pek gerilere gitmeden 1920’lerden alalım. Türkiye, oldum olası yakasını bu tuzağa kaptırmıştır. Bayar Menderes döneminin ilk yıllarında iklim şartlarının desteklediği tarım gelirleri o günlerin ölçeğine göre ekonomimizi iki günün eşitliğinden koruyup kurtarmış. Ardından Marshall yardımları, karamanın koyunu misali bizleri epeyi kalkındırmış. Lakin, elindeki para bolluğunun denizden çıkmış balığa benzettiği halka, Müslümanlığını beş şartla sınırlandıran konfor rahatizmi, siyaseti hizmet kulvarından alarak metalaştırması üzerine, kamu işletmeleri de, istiap haddinin üzerindeki bir sayıda aylıkçılarla doluvermiş…

Neticede ihracatın, ithalat giderlerinin çok gerilerinde kalması, bütçe açıklarının siyasi bağımsızlığımızı törpülemesi, askeri sanayimizin üretim çerçevesini bir tek 7,6’lık Kırıkkale tabancasıyla sınırlamış…


Şimdi iktidar, inanarak kabul etmek isteriz ki, “İki gündeki eşitliğin hüsranla eşdeğerliği” dikkate alındığında, düşmanın silahıyla silahlanmaya yöneldik. Bu yöneliş, milli ve yerli sloganına bağlandı. 7,6’lık Kırıkkale tabancaları da müzelik oldu…

Şimdilerde bakıyoruz yeni gelişen askeri silah sanayii ürünlerimiz dışarının taleplerini celbediyor. Bu celbediş haliyle bizleri de bir dünyaya domates satarken, bir başka aleme de  silah satmaya koşturacak...

Aksi takdirde “Orta gelir tuzağından” ömrü billah kurtulabilmek yok gibi…

İşte tam bu kertede durup biraz düşünelim…

ABD ve silah tüccarlığında benzeri diğer sanayileşmiş devletleri, bizler;

NİYE LANETLİYORUZ, SEBEBİ NE?..

Dünyanın çeşitli coğrafyalarında sulh içinde yaşayan insanları birbirleriyle vuruşturup stoklarındaki silahlarını bunlara pazarladıklarından değil mi?..

                                             

Neticede silah sanayine sahip gelişmiş devletler Asya ve Afrika’nın yoksul devletlerini, özellikle Müslüman ülkeleri halklarıyla birlikte perişan ederek köleleştirmekte birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlar.…

Oysa Yüce Yaradanımız Allahü Azimüşşan, ticaretin böylesini kesinlikle yasaklamış. Katliamcı emperyalist ülkelerin Allah ile deruni ilişkileri yok. Bunların “Oh god” diye tabasbus ederek yüz sürdükleri değer, sadece madde olarak para. Tabii ki tanrı tanımazlar güruhu sadece silah sanayicilerinden ibaret değil. Suudi Araplarının milyon dolarlar karşılığında kendileri için ABD katillerinden korumacılık siparişine ne demeli?..

Şimdi gelelim Vehbi’nin kerrakesine…

Müslümanlar, hanedeki evladı iyali, “kıstırıldığı orta gelir tuzağı kapanından” kurtarma gibi masum bir amaçla olsa dahi, düşmanının silahıyla silahlanmalı amma, küffarın küffarlığına özenerek silah imal ve ticareti bir yana, bu ticareti karlı hale getirecek savaş kışkırtıcılığına bugünlere dek kalkışmadığı gibi gelecekte de asla kalkışmamalı…

Ne dersiniz. Akli, mantıkı, insani, vicdani ve İslami bir düşünce midir, yoksa ihanet kokan bir hezeyan mıdır, bizimkisi?..

Fukuyama’nın olsa gerek, “Tarihin Sonu ve son insan” isimli kitabını okumadım…

Yukarıdaki cevabını veremediğim sorularım, acaba Fukuyama’nın öngörüleri, şüphe ve tahminleriyle çakışıp çakışmadığını da haliyle bilemiyorum…

Hükümet, milletle uzun uzadıya ve derinlemesine tartışıp müzakere etmeksizin şeker fabrikalarını, sarf malzemesi gibi satıp savmakta kesin kararlı. Birkaçını sattı bile. Hükümetler ülke çapında iş görüyorlarsa, belediyeler de, kendi sınırlarında faili muhtar olup, hemen hepsinin de borç takıntıları mevcut…

Onların da hakları değil midir BİT’leri satıp savarak bu takıntılarından kurtulmak?..

Öyleyse, kendilerine bir tiyo verelim…

Özelleştirmeler, seçimle gelenlerin yüklendikleri vazifelerinde adaletten saptıklarında meydana çıkan bir zaruretin sonucudur. İktidarlar adaletten sapma sonucu halkın ortak mülkiyetindeki üretim araçlarını özelleştirdiklerinde, iktisadi gidişatı daha da batırdılar. Bugün elimizde topu topu üç bankamız ile bir de seyyar kurupiyeli kumarhanemiz kaldı…

Belediyelerin BİT’lerini de, hiç kuşkumuz olmasın, ayni akıbet bekliyor. Yakın gelecekte beher birim BİT ürünlerinde verim başına düşen personel katsayısı verimlilik sınırını aştığında belediyeler, halk ekmekleri ve otopark işletmeleri başta olmak kaydıyle, ellerindeki tüm BİT’lerini satıp savarlar, kesinlikle satarak savacaklar…

Hep böyle olmadı mı? Üç kişilik iş için on beş kişiye yapılan maaş ve ücret ödeme partizanlığıdır, Türkiye’yi orta gelir tuzağına, hem de ölümüne hapseden…

Akabinden, tencere tava, bit pazarına…

 

YORUM YAZ