Kağıtsızlaşmaya doğru...
Osmanlı Devleti, tarihinin sonuna doğru kan ve can düşmanı gavur saldırılarından imece usulüyle kurtularak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne dönüştü. Sonraları bu dönüşmeye “yoktan var edilme” denildi. Kalkınma çabalarına başlandı. Hindistan Müslümanlarının yardımı, Sovyetlerin desteği, memuru ve askeriyle bütün ufak tefek yatırımcıların el birliğiyle sanayileşmeye girişildi. Kağıt fabrikası da aralarında, seri fabrikalar üretime başladı.
Bu sistemin adı, devletçilikti...
Fabrikalar devlet eliyle kurulurken, denildi ki, “Özel sektörün yeterli sermayesi bulunmadığından, güçleri bunlara yetmez ileride sermaye sahibi olduklarında, özel sektöre devredilmeli”...
Ve öyle de oldu. O günlere kadar sınıfsız bir toplumduk. Her ne kadar egemenlik millet adına politikacıların elinde idiyse de, iyi kötü, baskılı yasaklı ve de “tanrı uludurlu” falan, geçinip gidiyorduk...
Kırklı yıllarda 2. Harp başladı. Tarımda ve sanayide üretim düştü. Geçim kaynakları kuruyunca, fırsatı kendilerine çeviren ticari sermaye, alabildiğince büyüdü. Para sahipleri başladılar; “Biz neden yönetilecekmişiz. Siyasete girelim, iktidarı ele alalım”...
Ve öyle de oldu. Harp bitti, iktidarda İnönü vardı. Dünya demokrasiye gidiyordu. Amerika, çok partili demokrasiyi dayattı...
Bayar, Menderes ve arkadaşları Demokrat Partisi’ni kurdular.
Tanrı uludur hikayesi yerine Allahü Ekber gerçeğini bayraklaştırıp iktidarı ele aldılar. Bunların büyük çoğunluğu toprak ve sermaye ağalarıydı. Bol kredilerle kalkınmaya ve sanayileşmeye devam edildi. Bunlar kredi ile yapıldı.
Borç devlet borcu olduğundan fabrikalar ve üretim tesisleri de haliyle milletin olacaktı...
Bu arada özel sektör de yavaştan yavaşa sermayesini artırıyordu. 27 Mayıs darbesi oldu ve askerden sonra iktidara Demirel oturdu. Bundan sonra geldi çattı sömürge kapitalizmi...
Sömürgeci kapitalistler içeriye, dışarıya ve kamuya borçlanarak tüketime yönelik üretime hız verdiler. Halbuki, özel sektörün dışarıya borçlanması devletin iflasına yol açardı, başımızdakilerin hiç birisi tınmadı. Millet başladı borçlanma hızını aşan bir hızla tüketime. Bir iki darbe sonrası siyasetçiler bütün alanları ellerine geçirdi. Bankalar hızlı soyguna uğradı, Devlet Hazinesi bağımsızlığımızla birlikte iflasa uğrama kertesine gelip takılınca, Erken Cumhuriyette hazırlanan proje gereğince, kamu işletmeleri, üretim tesisleri gibi para edecek neyimiz varsa özelleştirme adı altında teker teker satılmaya başladı...
Bunlardan birisi de SEKA idi... Türkiye’nin, yerli ve milli olarak artık bu sektörde işi kalmadı. Şimdi gazete kağıdından mektup zarfına, düğün davetiyesinden hela kağıdında, ithalata mahkûm...
Ülkemize yapılan dolar saldırısı sonrasında kurların yükselmesi üzerine, aynen Türkiye’yi çok partili düzenin sahtesine zorlayıp götüren ihtikarcılar gibi, günümüzün her telde oynayan ticaret ehli de, her nesneyi, özellikle hayatın temel malzemelerini anında uçuruverdiler. Defter kitap fiyatları anormal yükseldi...
•
Yakın bir gelecekte, bizim AKİT gazetemiz de bu akıntıya kapılacak. Birisi muhafazakar sağ kapitalist, diğeri, Kemalizm değerlerinin muhafazakarı sol liberal kapitalist. Birlikte hareket ederken birisi bisküvisinin hem fiyatını artırıp ayrıca gramajını da düşürüyor. Diğeri de domates salçasını kademeli olarak iki-üç kaymeden yedi sekiz liralara uçurmuş...
Yapacak bir şeyimiz yok... Evimizde saksı içine bir domates atsak, gavurun dölü, onları da kısırlaştırdı...
Hep söyleyegeliyoruz. Özelleştirmeden gelen paralar, kazanç ve gelir olmayıp, uyutarak fakirleştirici zehirdir...
Sigaralara bakınız, hepsi Amerikan sigarası gibi. Gibisi de fazla.
Aksaray’dan Beyazıt’a doğru çıkınız, bütün dükkanlarıyla bu bölge, sanki gavuristan. Kemalizmin muhafazakarları da, uhreviyata düşmanlıklarından olacak, Fatih’teki Arap harfli tabelalardan müşteki...
Valla, biz söyleyelim, kızan kızsın. Özelleştirme büyük bir vebaldir ve fertler olarak, biz de çoban değiliz...
Vebalini, çobanlar düşünsün...


