• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Alparslan Aydar
Alparslan Aydar
TÜM YAZILARI
29 Aralık 2018

Sarı Yelekten Darbe Çıkar Mı?

Bu memlekette bir daha darbe olmaz diyenler 15 Temmuz’da yanıldılar…

Kendisini sol olarak tanımlayan İttihatçı gelenek milletin değerleriyle kendi kıbleleri arasında derin bir uçurum olduğunun hep farkındaydı…

Bunlar milletten razı değil. Bunların gönlündekine de millet razı değil. Milletin büyük çoğunluğunun değerleri, bu adamlar için mücadele edilmesi gereken düşman…

Azınlıkta olmaları sebebiyle kendileri muhalefette, kurdukları düzen sebebiyle fikirleri iktidarda.

Yaşanan aksaklıkları ortadan kaldırmak amacıyla periyodik aralıklarda millete ayar vermeyi de ihmal etmediler.

Nisan 1969’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde (SBF) yapılan ‘Talebe Cemiyeti’ seçimlerinde ‘Genel Kurul Başkanı’seçilen Erdal Yavuz önemli itiraflarda bulunur:

1 Mayıs 1969 günü bir haber ortalığı karıştırır. Yargıtay Başkanı İmran Öktem vefat etmiştir ve Maltepe Camii'nin imamı, onun ‘Tanrı'yı insan yarattı’sözünden hareketle Müslüman addedilemeyeceği için cenaze namazını kıldıramayacağını söyler ve ortalık karışır.

Sonrasını Prof. Dr. Erdal Yavuz’dan dinleyelim:
“Ertesi gün babası subay olan bir arkadaşım benimle görüşmek isteyen bazı subayların olduğunu ve kabul edersem o akşam benim onlara götürüleceğimi söyler.
Solun içine düştüğü çaresizlikten ve kökü derinden gelen kışkırtmalardan dolayı sapılan bir anarşist militanizmin çıkış olamayacağı düşüncesiyle ‘resmi’ ve ‘askeri’ bir ’demokratik’ solun gerçekleştireceği bir çözüme giderek daha meyyal olan ben, söz konusu o akşam randevusuna razı olurum.
Yine o sıralarda beklediğimiz, soldan bir darbe rejiminin kuracağı kabinenin isimleri bile sohbetlerimizin çerezi olmaya başlamıştır.

4 Mayıs 1969 akşamı SBF yurdunun önüne gelen bir araba beni alır ve bilmediğim bir yerlere götürür. Karşımda üç kişi kendilerini ‘albay’ olarak tanıtırlar.
Bana beklemediğim kadar çok açık ve cesurane söyledikleri şudur: İmran Öktem'in cenaze namazı olayından sonra gelişen infial sonucu 7 Mayıs günü cübbelerini giymiş yargı ve üniversite mensupları Kızılay'da toplanıp Anıtkabir'e yürüyeceklerdir. Bu yürüyüş hepimizin beklediği değişimi gerçekleştirmek için önceden planlanmıştır. Ordunun yönetime el koyması için gereken fırsat bu fevkâlâde ‘ciddi’ yürüyüşe yöneltilecek bir saldırıdan yaratılacaktır. Bana açıkça ve kısaca söylenen şudur: ‘Bu yürüyüşte ateş açılacak, ölenler olacak ve bunun üzerine biz duruma el koyacağız. Eğer öğrenciler bu yürüyüşe katılacak olursa bu tepkinin ciddiyetini bozacaktır. Siz Ankara'daki öğrenciler üzerinde etkilisiniz, bu yürüyüşe öğrencilerin katılmasını engelleyin’.
Bana ‘tebliğ edilen’ bu senaryoyu, parça parça olmuş ve her türlü provokasyona açık ama demokrasiye de aç bir solun ve de sonuçta ülkemin menfaatine olabileceği düşüncesiyle o sırada kabul ettim ve yürütmeye çalıştım.
İlk görüştüğüm kişi teoride ve pratikte saygınlığı ve tanınırlığı olan bir kişi, o sırada Ankara Hukuk Fakültesi asistanı olan Uğur Mumcu oldu. Uğur bu senaryoyu onayladı ve elinden geleni yapacağını söyledi. 
İkinci muhatabım yine aynı fakülteden Doğu Perinçek idi ve onunla da mutabık kaldık. Mihri Bellicive ‘Doktorcu’ (Hikmet Kıvılcımlı yandaşı) ve Türkiye İşçi Partili gruplardan arkadaşlarla da anlaştıktan sonra sıra Mahir Çayan ve yandaşlarına gelmişti. Üniversite gençliğinin en atılgan grubunun lideri olarak Mahir de beni dinledikten sonra ‘tamam’ dedi. 
Yine de bunlar yetmedi ve öğrenciler arasında bir tartışma süreci başladı. Ertesi gün bütün grupların tartışma ve çekişmelerinden sonra bir ‘ortak karar’ çıktı: ‘Yürüyüşe öğrenciler katılacak’. O yürüyüşte dağıtılan ve orduyu göreve çağıran dört satırlık bir bildiri de başka çare kalmadığı için bu anıları anlatan kişinin kaleminden çıktı…”
(1)

Milletin temsilcilerimakam ve parayla aldanıp kimliklerini terketmediklerisürece iktidarın kendileri için hayal olduğunun farkında olan Kemalist çevreler, İttihat-Terakki geleneğinden devraldıkları yöntemleri uygulamaktan başka çarelerinin olmadığının hep farkındaydılar.

İşte bu sebeple bu memlekette milleti kendine hiç bırakmadılar. 27 Mayıs’ta Cumhuriyet’e yeni bir nizam verenler, 12 Eylül’de o nizamı tahkim ettiler. Anayasal Kurumlar aracılığıyla milletten korunan Cumhuriyet için, her gerektiğinde“ordu göreve hazırdı”.

Mesele, o gerekliliğe kamuoyunun hazırlanmasıydı.

Ne de olsa"Ordu Millet Elele"ydi(!)

İsmet İnönü, yayınladığı hatıratında manzarayı özetleyen bir başka itirafta bulunur:

‘İkinci İnönü Savaşları sırasında Bursa’dan geriye doğru göçen ve içinde subay ve ailelerinin bulunduğu bir kafileye rastlanır. İsmet İnönü şöyle diyor:

'Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım. İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka, subay olarak da yerinizi bilmelisiniz.

“Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin millet düşmanınızdır." (2)

Tamer Korkmaz bir başka isme dikkat çeker:  

"Gençliğinde, İsmet İnönü’nün kadrosunda bir nevi staj yapmış olan 27 Mayıs Darbesi’nin Sevdalısı Yalçın Küçük…

İsmet Paşasının 'Bu millet düşmanınızdır' sözleri için 2010’da Ulusal Kanal ekranında 'o hatıratın söz konusu kısmını okuduktan hemen sonra' aynen şöyle demişti: 'İsmet Paşa’nın bu sözleri bizim amentümüzdü! 60’lı yıllarda biz böyle yetiştik. Halk düşmanınızdır!" (3)

Millet nazarında geçerli bir karşılığının olmadığını bilen bu zihniyet, milleti hemen her zaman hor görmüştür.

Darbeler millete hesap verme ihtiyacına gerek duyulmadığı dönemlerdir.

Şimdilerde bizzat Cumhurbaşkanının da işaret ettiği gibi yeni bir hareketlilik gözlenmektedir.

Sarı yelekliler gündemde…

Millette karşılığı olmayan ve normal şartlarda seçimle iktidara gelemeyecek olanlar,muhtemelen Sarı Yelekliler üzerinden bir kaos ortamı planlıyorlar...

Yeter ki ortalık biraz karışsın, darbe için yeterli olmasa da şartlar biraz da olsa olgunlaşsın.

Biri bin yapacak her türlü düzenek çoktan hazırdır…

Bu memlekette artık darbe olmaz diyenler, son darbe girişiminin faturasını FETÖ’ye kestiklerinde aldanırlar.

FETÖ, Derin Dünya Devleti’nin son piyonu, yani“bizim çocuklarıydı.”

GEZİ’den beri, Özgürlük Anıtı’nın eteklerine yapışmış vaziyette diktatörlük naraları atan Küresel Sermaye güdümündeki yiğitlerin(!) büyük çoğunluğu, 15Temmuz gecesi makarna ve bankamatik kuyruklarında saf tutmuştu.

Şimdilerde bizlere özgürlük nutku çekenlerin, 15 Temmuz gecesi verdikleri ilk tepkiye yakından şahit olan evlatlarının gözlerinin içine bakarakbaşlamalılar söze:

Darbelere Hayır.!

Yusuf Özkır konuyu başka bir yönüyle ele alır:

“Türkiye’nin darbeler tarihine bakıldığında aynı ideolojik dayanakların bütün darbelerde gerekçe olarak kullanıldığı görülür. 27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 post modern darbesi ve 27 Nisan 2007 e-muhtırası dönemlerinde hem okunan bildirilerde hem de kamuoyuna sunulan gerekçelerde Atatürkçülüğün ve ülkenin laik, demokratik temellerinin zedelendiği yönünde pek çok ideolojik iddia üretilmişti. Dolayısıyla bu iddialara bakıldığında bütün darbelerin ‘Atatürkçülük’ bahane edilerek yapıldığını söylemek zor değildir.

Maalesef Atatürkçülük cumhuriyet tarihi boyunca siyaseti yeniden dizayn etmek isteyen toplum mühendislerinin kullandığı en işlevsel aparatlardan birisi olmuştur.

Atatürkçülüğün böylesine kullanışlı bir aparat olması ve özellikle TSK’nın darbecilik geleneği içinde yer alan her cuntanın darbe yapmak için Atatürkçülüğü kendine kalkan yapması konusu üzerinde baştaAtatürkçüler olmak üzere herkesin kafa yorması ve Atatürkçülüğü darbecilerin işlevsel aparatı olmaktan çıkartacak adımlar üzerinde düşünmesi gerekiyor.”(4)

12 Eylül’ü konu alan bir televizyon programında; askeri darbenin lideri Kenan Evren; “Türkiye’de yaşayan her insanın Atatürk’e tapması gerekir” diyebilmişti.

Dini değerlerin istismar edildiğinden hareketle kamuda dini çağrışım yapan hemen her şeyin laiklik adına karşısında olan Kemalist çevrelerin, Atatürkçülüğün istismar edildiği gerçeğine kör sağır kesilmesi ise ayrı bir ibret vesikasıdır.

Kemalist çevreler Atatürkçülük konularını Milli Eğitim müfredatının kırmızıçizgisi olarak değerlendirir. Yaşanan gelişmeler iktidarının bu noktada bir itirazının olmadığını düşünmemize sebep olmaktadır. Bizim niyetimiz konunun Yusuf Özkır’ın dikkat çektiği kısmının halkın oylarıyla iktidara talip olan her siyasi partinin gündeminde olması ve alınması gereken tedbirler üzerine kafa yormalarının gerekliliğidir.

Danıştay’ın “Andımız Kararı” ile başlayan süreci değerlendiren Hüsnü Aktaş hocamız önemli bir uyarıda bulunur:

“Yürürlükteki Anayasa da dâhil; ihtilal dönemlerinde hazırlanan ve halka silah zoruyla dayatılan yazılı hukuki metinler, ‘devlet yetmezliği’ hastalığının yayılmasına sebep olmuştur. Son yıllarda ‘Eski Türkiye-Yeni Türkiye’ tasnifini ön plâna çıkaran AK Parti iktidarının; devlet yetmezliği hastalığını tedavi etmek için elinden gelen gayreti sarf etmezse, yeni bir 15 Temmuz felâketi ile karşı-karşıya kalması mümkündür.(5)

1-Prof. Dr. Erdal Yavuz, Yanından dönmek, 24/02/2008, Radikal 2

2-Ulus, 17 Mayıs 1968, İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, Profil Yay, İst 2012, S.96-101

3-Tamer Korkmaz, Muharrem hiç durma; on yıl sonra da bu yazıya saydır! Yeni Şafak, 9 Mayıs 2018

4-Yusuf Özkır, Star- Açık Görüş, 13.08.2016

5-Hüsnü Aktaş, Modern Tuğyanın Zaruri Sonucu: Sivil Atalar Dini, Misak Dergisi, Sayı 337,Aralık 2018

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23