THY- Euroleague

İmam Hatipler Neyi Örter?

16 Nisan 2018 Pazartesi

Milli Eğitim Bakanlığı 10 Nisan 2018 tarihinde Merkezi Sınavla Öğrenci Alan Ortaöğretim Kurumları Listesi'ni yayınladı.

Liste incelendiğinde ilk dikkat çeken nokta, Anadolu Liselerinin azlığı ve Meslek Liseleri ile İmam Hatip Liselerinin fazlalığıdır.

Başka bir yazının konusu olmakla birlikte, Meslek Liselerine tanınan bu imkân belki de bu son uygulamanın en olumlu tarafıdır.

İmam Hatip Liseleri...

İdris Küçükömer'in İslamcı-Doğulu cephe olarak tanımladığı "Beyaz Zenciler" için, İmam Hatipler kurulduğu dönemde can simidi olmuştur.

İlk dönem hangi fedakârlıklarla açıldığı ve yaşatıldığı ehlince malumdur. Dileyen dönemi yansıtan hatıratlara bakabilir.

O kadrolar şimdilerde devletin, başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere tüm üst düzey kurumlarında kilit noktalardadır.

Sağ-sol arasındaki kavganın sun'î olduğunun farkına varıp, devlet ile millet ya da çevre ile merkez arasındaki uçurumu ortadan kaldırmaya karar vermiş olan o kadrolar, her türlü engelleme girişimlerine rağmen milletle kucaklaşma yolunda adım adım ilerlemektedirler.

Fakat; aile, eğitim ve kültür…

İnsana bakan karnemiz dökülüyor...

Problemi tesbit edebildiğimizi söylemek ise çok zor.

Milletin desteğini almış ve 15 Temmuz gibi büyük bir musibetle çetin bir sınav vermiş olan mevcut iktidar, bürokrasi karşısında aciz kalmaktadır.

Millet, canıyla ve kanıyla bedel ödeyerek sağladığı kazanımları masada kaybediyor.

Dönem dönem Sayın Cumhurbaşkanı'nın da rahatsızlığını ısrarla dile getirdiği üzere millet bürokrasiden muzdarip.

Görünen o ki bürokrasinin geçmişin alışkanlıklarını tevarüs eden kanadı 2019 seçimleri öncesi son kozlarını oynamaktadır.

Biraz geriden alalım;

FETÖ'nün nüfûz etmekte zorlandığı ve dolayısıyla rahatsız olduğu İmam Hatipler, 28 Şubat Süreci'nde hedef tahtası haline getirildi. Zira İmam Hatipler işlevini yitirdiğinden millet çocuklarını birçoğumuzun sonradan farkettiği bu ihanet şebekesine teslim etmek zorunda kalmıştı.

Sonraları pek çoğu ellerinin arasından kayıp giden ve sesine ses vermeyen evlatlarının halen ağıdını yakmakta.

Tezgâh kusursuzdu.

28 Şubat'ı kurgulayanlar, pek çok vakıf, dernek ve cemaate operasyon yaparken FETÖ'nün önünü açıyor, gençliği bu yapının kollarına itiyordu.

Ders almayacaksak eğer, sabah akşam FETÖ'ye küfretmenin bürokraside rant devşirmekten başka kime ne faydası olabilirdi?

Sonra, çok sonra, yargının tüm engelleme girişimlerine rağmen İmam Hatip Ortaokulları (İHO) tekrar açıldığında akademik anlamda başarılı öğrencilerin tercih ettiği okullar haline geldi.

Fakat İmam Hatip Liseleri  (İHL) bu öğrencilerin özellikle de sayısal alanda akademik hedeflerini gerçekleştirebileceği altyapıdan oldukça uzaktı.

Oysa bu okulları tercih eden öğrencilerin büyük çoğunluğunun amacı din görevlisi olmak değil, temel dini bilgilerini almış, mühendis, doktor, mimar, avukat... olmaktı.

Görmezden, duymazdan bilmezden gelindi.

Ancak, Hayrettin Karaman ortaokuldan mezun olan bu gençlerin neden İmam Hatip Liseleri'ni tercih etmediğini dönem dönem köşesinde sorgulamaya başladıktan sonra ilgililer harekete geçebildi.

Bu öğretim yılının başında söz konusu eksiklikler kısmen de olsa giderildi.

Bu vakte kadar ders saatlerinin düzenlenmesi birileri tarafından engellenmediyse eğer, söz konusu gecikmeyi neyle izah edebiliriz?

Oysa hayat devam ediyordu. Algı hakikatin önüne geçmiş, atı alan Üsküdar'ı çoktan geçmişti.

İHL'ler adına büyük bir fırsat heba edilmiş ve İHL'ler tercih edilen okullar olmaktan çıkmıştı.

Yapılması gereken, bir yandan gerekli altyapı hazırlıklarını tamamlayıp, diğer taraftan sayılarını tedricen arttırarak, kapısında sıraya geçilen kurumlar haline getirmekti.

MEB bürokrasisi milleti anlamakta zorlanıyordu. TEOG sisteminin değiştirilme gerekçesi izah edilirken, TEOG sisteminin aslında merkezi bir sınav olmadığının millete anlatılamadığı, en yetkili ağızlardan dile getiriliyor ya da itiraf ediliyordu.

Millet masa başında alınan kararlara itibar etmiyordu.

Algı önemli hem de çok önemliydi.

Mutfaktan gelmeyip bu gerçeklerin farkında olmayanlar, amirlerine yaranmak maksadıyla ve "Ne olursan ol gel" mantığıyla çok sayıda İmam Hatip Lisesi açmayı marifet bildi.

Kendi ellerimizle İmam Hatip Liselerini akademik anlamda tükettik.

Muhalefet mi? Olan biten her şeyin farkında. Muhalefet edermiş gibi görünmeyi tercih ederek, batmakta olan sistemi büyük bir keyifle izlemekte.

(Bu noktada bir umut vesilesi olan proje okullarının ayrıca değerlendirmesi gerektiğini de hatırlatalım.)

Oysa sahada yaşanmakta olan asıl problem bambaşkadır.

9. ve 10. sınıflardaki tüm okul türlerinde (İHL, Fen Lisesi, Anadolu Lisesi ...) görülen derslerin tamamı neredeyse ortaktır. Alan eğitimi ağırlıklı olarak 11. ve 12. sınıflarda verilmektedir.

Fakat memleketin içinde bulunduğu şartlar sebebiyle kaldırmamızın mümkün olmadığı sınav gerçeği ihmal edilmeden meselenin değerlendirilmesi eksik kalacaktır.

Öğrencilerin asıl alan eğitimini alacağı son iki yıl, özellikle de son yıl İHL'ler kültür öğretmenleri ile meslek dersleri öğretmenleri arasında yaşanan gerginliklere sahne olmaktadır.

Hele bir de  işinden asla taviz vermeyen ve ciddiyetle yapan bir meslek dersleri öğretmeniyseniz.

Veliyi, idareyi, ve öğrencileri ve öğrencileri sınava hazırlamayı kendine dert edinmiş kültür öğretmenlerini karşınıza almak zorundasınız demektir.

Kimin haklı, kimin haksız olduğundan çok, mevcut alışkanlıklarımızdan sıyrılarak şu basit soruyu sormak gerekmez mi?

Çıktısı, sonuçları ve hayattaki karşılığı değerlendirilmeden, TEOG’dan vazgeçip yeni bir sisteme rahatlıkla geçebilen MEB bürokrasisi bu yeni sistemi kurgularken neyin hesabını yapmıştır?

Cidden meraka muciptir.

Fakat soru sormak tehlikelidir.

Ne de olsa İmam Hatipler bir davanın adıdır.

Üzerine söz söyleyen zinhar haindir.

Ah güzel ülkem...

Bir kısım muhalefet ise İmam Hatipli (dindar) olmanın başlı başına bir başarısızlık sebebi sayılması gibi sığ bir tez ile oyalanmayı tercih etmektedir.

Yazık, cidden yazık.!

Oysa ne İmam Hatipli olmak tek başına dindarlığın ne de olmamak aksinin göstergesidir...

Hissetmeye başladığımız bu algı çok ama çok tehlikelidir. Bütün okullar ve bütün gençler bizim ve geleceğimizin teminatıdır.

Gelin şimdi filmlerdeki gibi basit ve klasik bir yöntem deneyelim:

Yaşadığımız şehrin büyükçe bir haritasını duvarımıza asalım..

Merkezi Sınavla Öğrenci Alan Ortaöğretim Kurumlarının konumlarını kırmızı ile işaretleyelim.

Sonrada Özel Öğretim Kurumları'nın fakat özellikle de zincir okullara sahip olan güçlü kurumları ihmal etmemek şartıyla tamamının konumlarını mavi ile işaretleyelim.

2017 TEOG sonuçlarına göre açıklanan listede olması gereken fakat söz konusu listede yer bulamayan okullar için de uygun gördüğünüz ayrı bir renk kullanmayı ihmal etmeyelim.

İlginç bir ayrıntı dikkatinizi çektiyse eğer, bürokrasiden ümidini kesmiş ve gözü Beştepe’de olan milletin bir ferdi olarak şu basit soruyu önce kendimize sonra Sayın Cumhurbaşkanımıza soralım:

İmam Hatipler Neyi Örter?

MEB tarafından 26.03.2018 tarihinde yayınlanan  Ortaöğretime  Geçiş Yönergesi'nde "Yerel yerleştirme, ortaöğretim kayıt alanı, okulların türü, okulların kontenjanı, okulların bulundukları  yer,  okulların  pansiyon  durumu  ile  öğrencilerin  ikamet  adresleri,  öğrencilerin okullarda  bulunuşlukları,  tercihler,  okul  başarı  puanları,  devam-devamsızlık  ve  yaş  gibi kriterler göz önünde bulundurularak yapılır." hükmü geçmektedir.

Bir liseye müracaat kontenjanın 3-5 katı olduğununda  zannedildiği gibi isteyen istediği okula yerleşemeyecek, daha önce sistemin tıkanmasına sebep olan "okul başarı puanı" yeni krizlerin doğmasına sebep olacaktır.

FETÖ'nün, en heybetli dönemlerinde öğrencileri dershanelere yönlendirmek için, (kendileri farkında olsun ya da olmasın) dönemin bürokrasisi eliyle yaptığı düzenlemeleri ilk yazımızda anlatmaya çalışmıştık.

Benzer şekilde mevcut düzenleme ile Özel Öğretim Kurumları sayısının artacağı kanaatindeyiz.

Özel Öğretim Kurumlarının sayıların artması mevcutlar içerisindeki alternatifleri arttıracağından eğitimde kalite çıtasını yükselteceğinde şüphe yok.

Fakat...

İzlenen yöntem vicdanları yaralamakta.

Sayın Cumhurbaşkanımızın TEOG'un kaldırılma gerekçesini izah ederken söylediklerini (hazırladığımız haritayı gözlerimizin önünden ayırmadan) hatırlatalım:

"Yapmamız gereken şey nedir?

Bir: okullardaki seviyeyi yükseltmek. Başbakanlığım döneminde de bunun talimatını verdim. Hafta sonlarında biz bazı okullarımızda Milli Eğitim'in kendi öğretmenleri vasıtasıyla takviye dersleri verelim. Bu öğretmenlerimize bunun karşılığında da bir bedel ödeyelim. Hem öğretmenlerimiz bunun karşılığında 3-5 kuruş daha fazla bir imkan elde etmiş olur hem de bu takviye kurslarına gelmek isteyen öğrenciler gelir, seviyelerini daha da yükseltirler. Öyle gidip 'Birilerine imkan sağlayalım, avanta sağlayalım?' Böyle bir şey olmayacak. Bunu da Nabi Bey'in döneminde başlattık. Bunun şimdi yine aynı şekilde yürümesi lazım. Durup dururken birilerini ihya etmenin anlamı yok. Kendi öğretmenlerimiz bize yeter. Devlet olarak da bizim devletimiz bunu karşılayacak güçtedir. Hiç birilerini abad etmenin, ihya etmenin yolu da yok." (15.09.2017 Sabah)

Yaşamakta olduğumuz, bir "akıl tutulması"ndan başka ne ile izah edilelebilir?

Meselenin bir başka boyutuna değinmeden geçmek resmin tamamını görmemize engel olabilir.

MEB'de kaliteyi arttırma adına "Öğretmen Performans Değerlendirme ve Aday Öğretmenlik İş ve İşlemleri Yönetmeliği Taslağı" yayınlandı.

Sayıları bir milyonu bulan eğitim camiasının hepsinin cennetlik olduğunu iddia etmek nasıl mümkün değilse, hepsinin mesleki anlamda yeterli olduğunu iddia etmek de elbette mümkün değildir.

Bir başka ifadeyle bulunduğu konumu haketmeyen öğretmenlerin olmasından daha doğal ne olabilir?

Bu makul gerekçelerden hareketle meselenin aslını bilmeyen velilerin söz konusu düzenlemeye destek vermesi de anlaşılabilir.

Fakat bu gerçekler hemen her kurum için geçerlidir.

Mevcut düzenlemenin devletin başka bir kurumunda değil de yalnızca MEB'de yürürlüğe konmak istenmesinin izahı ne olabilir?

Sayın Cumhurbaşkanı'nın dönem dönem açıkladığı ve MEB'i başarısız bulduğu bilinmekteyken yapılan düzenlemenin MEB bürokrasisinin hedef saptırma çalışmasından başka bir anlam ifade edip etmediği de sorgulanmalıdır.

Öğretmenlik her şeyden önce bir gönül mesleğidir.

MEB, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen büyük bir sevda ve özveri ile çalışan öğretmenler sayesinde ayaktadır.

Gerçekleştirilmesi planlanan düzenleme ile bir öğretmene öğrencilerin not vermesi planlanmaktadır.

Bu yaklaşım, "akıl tutulması"ndan başka ne ile izah edilebilir?

Şöyle ifade edelim. Bir kurum, idarecisi kadardır. İdareciye düşen ise mevcut imkânları en verimli şekilde kullanmaktır.

Bunun da yolu huzurdan geçer.

Bir öğretmen okuluna giderken ayakları geri geri gidiyorsa konuşulacak bir şey kalmamış demektir.

Mevcut düzenlemenin kısmi faydaları elbette olacaktır. Fakat öncelikle okullardaki iç huzuru dinamitleyeceğinden, zararının faydasından çok olacağından şüphe edilmemelidir.

Tüm yönleriyle kamuoyunda tartışılmayan düzenlemelerin getirdiği sonuçlar ortadadır.

Değiştirilen YGS ve LYS nin yaz boz tahtasına dönüşmüş olmasından çıkarılması gereken dersler yok mudur?

Söz konusu düzenlemenin de ölçme değerlendirme açısından tam bir felaket olduğunu, soru sayılarının azlığı sebebiyle üst dilimde yığılmalar yaşanacağını ve TEOG tecrübesinden hareketle öğrencileri Özel Öğretim Kurumları'na yönlendirmek amacıyla düzenlendiğini düşündüğümüzü belirtmiş olalım.

Daha önce söylediğimiz gibi:

Cumhurbaşkanı'nın yalnızlığı MEB'de de kendini hissettiriyor.

Bir hikaye ile bitirelim:

“Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek, kanadını bir dervişin kırdığını söyler.

Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır ve ona sorar:

Bu kuş senden şikayetçi, neden kanadını kırdın?

Derviş kendini savunur:

“Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim, önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı”.

Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki;

"Bak bu adam haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun?”

Kuş kendini savunur.

Efendim, ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.

Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister.

Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın”  diye emreder.

Kuş o anda; “Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın” diyerek öne atılır.

Neden” diye sorar Hz. Süleyman.

 Kuş sebebini şöyle açıklar:

“Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar…

Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın…

Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın.”  (1)

(1)(Prof. Dr. Mustafa Gündüz, Eğitim Tarihimiz Tecrübesinde Müderristen Muallime, Muallimden Öğretmene: Öğretmenliğin İtibar, Statü ve Değeri, Eğitime Bakış, Sayı:41, S,17)

YORUM YAZ

  • Mesut Mesut 4 ay önce
    Ağzı olana değil,icraatı memleketi yükseltmek olan ehil kadroları işbaşında tutmaktan başka çare yok
  • ÖğretmenÖğretmen5 ay önce
    Zamanında proje okulları kimin projesi diye sormuştum.(fetö vari)içi boşaltılmış narsist bir nesil yetişiyor. Ağzınıza sağlık kaleminize kuvvet derdime terceman oldunuz. Öğretmeni yok sayıp, dışardan getirilen üç beş ağzı laf yapan kişiyle eğitim olacağını zanneden projetörlerin elinde heba olacak bir nesil.'