İnsanın düşüşü
İnsanın düşüşü
ALİ OSMAN AYDIN
İstanbul'da sıradan bir trafik kazası yaşanıyor. Bir sürücü, kaldırımda yürüyen bir vatandaşa hızla çarpıyor. O kadar ki, kaldırımdaki beton babalar bile çarpmanın şiddetiyle parçalanıyor. Kaldırımdaki adamın ayakları yerden kesiliyor ve zemine çakılıyor.
Kazanın bu kısmı sıradan… Diğer kısmı ise şükür ki henüz sıradanlaşmadı. Ama son günlerdeki örneklerden anlaşılan o ki sıradanlaşmaya doğru hızla ilerliyor. Bu hepimiz için çok ama çok kötü bir haber.
Çünkü olayın kalan kısmı şöyle gelişiyor…
Yaralanan vatandaş yerde yatarken, arabanın genç sürücüsü araçtan çıkıyor. Böyle bir durumda siz olsanız ilk ne yaparsınız? Hızlıca çarptığınız kişinin yanına koşarsınız değil mi… Ama o öyle yapmıyor!
Sürücü doğrudan arabanın etrafında tur atıyor ve dağılan tampon - kaput parçaları için ellerini dizlerine vurarak hayıflanıyor! O esnada adam da yerde kıvranmaya devam ediyor. Ama sürücü yaralı adamın yanına bile uğramıyor.
Dehşet bir görüntü. Sıradanlaşmamasını umduğum şey işte tam olarak bu! Bu duygusuzluk hali!
İnsan canının far kadar, tampon kadar, kaput kadar değerli görülmeme durumu…
Ben görüntüyü izleyince istemsizce ürperdim. Beni tuhaf bir korku sardı. Düşmanını öldürmek için bir mekânı basan katilin sırf aynı mekânda oldukları için suçsuz başka insanları da öldürdüğü 3. Sayfa haberlerinde de bu tür bir hissiyat beni sarmalar.
Eşyanın, paranın, gücün, sahip olmanın ve kişisel hazzın başka insanların hayatından daha değerli görüldüğü bir çağa geldik çünkü.
İnsan artık hayat dediğimiz şeyin öznesi değil, nesnesi! Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar filmi geldi aklıma. Şarlo orada devasa makinenin çarkları arasına sıkışmış modern insanı resmetmişti.
İnsanın kapitalizmin değer dünyasında bir makinenin dişlisinden öte bir anlama sahip olmadığını vurguluyordu filmde. Dahi Şarlo, nerdeyse bir asır öncesinden bugünkü durumu öngörmüştü.
Eğer insan canı, bir otomobilin kaportasından daha değersiz görülmeye başlanmışsa ve bu giderek normalleşiyorsa, orada ahlaki bir çöküş yaşanıyordur.
Belki de yaşadığımız çağın en büyük sorunu savaşlar, ekonomik krizler ya da teknolojik dönüşümlerden ziyade insanın gözümüzdeki değerini kaybetmeye başlamasıdır.
Charlie Chaplin'in Modern Zamanlar filminde dişlilerin arasında kaybolan işçi nasıl dev makinenin küçük bir parçasına dönüşüyorsa, bugün de insan bazen paranın, eşyanın, teknolojinin ve gücün gölgesinde görünmez hale geliyor.
Gazze'deki katliamda öldürülen çocukların sadece sayılarla anılması da aynı değersizleştirme tehlikenin başka bir yüzüdür. İnsan bir sayı, bir araç, bir maliyet kalemi ya da bir istatistik değildir. Olamaz.
Fransız düşünür Montaigne’nin, sıradan bir insanın hayatının da en az bir kralın ki kadar ilginç ve değerli olduğu sözü bugünün güce tapan değerlerine bir protesto gibi.
Gökdelenler, hızlı otomobiller, büyük ve teknolojik ordular ya da güçlü ekonomiler; öncelikle yere düşen insana odaklanacak bakış açısını inşa etmekten daha değerli değiller.
Yunus Emre'nin asırlar önce "Bir kez gönül yıktın ise..." diyerek anlatmaya çalıştığı hakikat de bu. Bir otomobil tamir edilir, bir bina yeniden yapılır, bir servet yeniden kazanılır… Fakat insanın değersizleştiği bir toplumda insana hakiki değeri nasıl geri verilir?
Bu görüntüyü izleyince şu soruyu kendime sordum ve dürüstçe cevap vermeye çalıştım. Soru şuydu: Benim gözüm neyi önce görüyor? Yerde yatan insanı mı, yoksa hasar gören eşyayı mı?
Odağıma insanı mı alıyorum yoksa parayı, siyaseti, gücü, menfaati mi?
Ben kendi cevaplarımı bulmaya çalışıyorum.
Sizin cevabınız nedir?