Komiserler ve konserler
Bir bitmediler!
Bu millet silâhlı saldırganlara karşı yiyeceksiz içeceksiz, çıplak elleriyle bir mücâdele verdi, düşmanı vatandan def etti ve her türlü yokluk içinde iyi kötü bir devlet ve üzerinde tutunabileceğimiz bir toprak parçası kurtardı. Ama bu maddî kurtuluşu mânevî ve kültürel kurtuluşla tamamlayamadı. Maddesi kurtulan vatan üzerinde yabancılar kat’î bir kültürel hâkimiyet kurdu. Bu yüzden Türkiye’nin mânevî kurtuluş mücâdelesi hâlâ hitâma ermiştir diyemeyiz.
Milletin suçu yok. O derin ferâsetiyle kimin dost kimin düşman olduğunu derhâl fark etti ve her fırsatta bizi kök değerlerimizden tecrît etmek isteyen irâde ve kuvvete tavır koydu, bu irâde ve kuvvetin karşısındakileri destekledi, iktidâra getirdi. Türkiye’de tek parti devrinden sonra kemalist sol, bir parti ve hükûmet olarak iktidâr yüzü görmedi. Millet, îmânına gelen darbelerin kaynağını pek güzel sezdi ve bunlara gerçek seçimlerde hiç yol vermedi. Milletimiz üzerine düşeni yaptı. Kim Allah, din, îmân, millet, ümmet, vatan dediyse onlara gönlünü açtı, böylesi yapıların gönüllü ameleliğini yaparak iktidâra getirmeye çalıştı. İsyân etmedi, gürültü patırtı çıkarmadı ama derinden ve sâkince sabretti, çalıştı. Desteklediklerinden her zaman beklediğini bulamadı elbette. Kimisi sâdece oy için din-îmân dedi, iktidâra gelince yan çizdi. Kimisi de kemalizmin demir çekirdeğine çarparak yapmak istediğini yapamadı. Karşıdaki yapı çok sıkı ve sert bir yapıydı. Yerinden oynatmak imkânsız gibiydi. Yine de ümitsizlik harâmdı ve devâm edilecekti. Edildi… Bu arada her on senede bir darbeyle millete balans ayarı yapıldı. Yapı çok sıkı ve sert idi ama milletten de çekiniyordu. Selçuklu-Osmanlı gibi bir mâzîsi olan bu millet sarp bir milletti. Ne yapacağı belli olmaz, kendi kök değerlerine dönebilir ve ortaya yeni bir Osmanlı çıkarabilirdi. Oysa Batı’ya söz verilmişti, bir daha öyle şeyler yapmayacaktık. İ’lâ-yı kelîmetullâh gibi dâvâlar peşinde koşmayacaktık. Din, îmân dâvâsı gütmeyecektik. Osmanlı coğrafyası ve kültürü ile bağlarımızı tamâmen koparacaktık. Artık hedefimiz merkezi Batı olan çağdaş uygarlık seviyesi olacaktı. Bu yolda mümkünse din de değiştirilecek, hiç olmazsa İslâm’la münâsebet sıfırlanacaktı. İslâm’sızlaşan millet gün gelir istenen istikâmete sokulabilirdi rahatça. İşte bu yüzden milletin her on senede bir gözünün korkutulması, üzerindeki hâkim gücün hatırlatılması gerekiyordu. Ama millet her korku seansından sonra inatla karşı tarafı, yani kendine yakın tarafı destekledi.
Milletin değerlerine açıktan düşman olanlar hiç iktidar yüzü görmedi ama devletin çarkları hep onların lehine döndü. Milletin evinde Müslüman yetiştirdiği çocuklar eğitim sisteminin çarkları içinde başka bir şeye dönüşüyordu. Kilit noktalar ya doğrudan bu milletten olmayanlar tarafından ya da onların elinde devşirilmiş ve yine milletinden kopmuş kişiler tarafından dolduruluyordu. Bunlar sanki başka din, kültür ve devletlerin ülkemizdeki temsilci komiserleriydi. Her sahada onların sözü geçiyordu. Millet onlara göre köleydi. Siyâset, sanat, kültür, edebiyat… onlardan sorulurdu. Onların izni olmadan bu alanlarda yükselmek ve tanınmak mümkün değildi. Şimdi halkı en çok yönlendiren sosyal medya unsûrları da tamâmen onların elinde. Dışarıdaki sâhipleri ile içerideki komiserler el ele milletin değerlerini yok etmeye azm ü cezm ü kast eylemişler.
Bu komiserlerin en mühim aparatlarından birisi müzik. Kitleleri bununla istedikleri tarafa yönlendiriyor, şuûr altlarını istedikleri değerlerle doldurabiliyorlar. Kitleler kendi öz müziklerini severek ve bilerek yetişmedikleri için bu köksüz müziklere kolayca kapılıyorlar ve elbette o müziğin ardında taşıdığı değer ve hayat tarzına da râm oluyorlar. Bir insanın değerler dünyâsını anlamak istiyorsanız sevdiği ve çok meşgûl olduğu müziğe bakın; derhâl keşfedersiniz. Yabancı kültür komiserleri bu büyük gücü ihmâl etmezler. Bizzat kendilerinden olan veya devşirilmiş sanatçıları sâhaya sürerler. Netîce her zaman onları mutlu edecek niteliktedir. Büyük kalabalıklar ve çılgın bir eğlence… Ve kazanılmış, işgâl edilmiş milyonlarca şuûr altı. Yâni devşirilmiş kalabalıklar. Bir siyâsî partiye ve zihniyete düşman edilmiş böylesi bir gürûhun karşısına çıkıp bir de bin yıllık mâzîmize saldıran konuşma patlattınız mı dâire tamamlanır. Târîhine, dînine, millî mefâhirine yabancı, hattâ düşman bir topluluk… Komiserlerin konserleri böyle oluyor işte.
Başta onların şeriat getirecek diye korktuğu bir hükûmet olmasına rağmen hâlâ komiserler konserlerle milleti kendi öz değerlerinden uzaklaştırmaya devâm edebiliyorlar. Özgürlüksüzlükten yakınmaları da cabası.
İlgisi zayıf gibi görünse de biz yine dönüp dolaşıp sözü eğitim sistemimize getireceğiz. Her şeyin başı eğitim sistemi. Eğitim sistemi tam mânâsıyla millî olmadıkça dertlerimiz bitmeyecek. Eğitim sistemimiz yeni nesilleri millî-mânevî değerlerimizle dopdolu yetiştirmedikçe, kendi mûsikîsini, şiirini, edebiyâtını sevdirip öğretmedikçe daha çok nesilleri bu komiserlerin peşinde hebâ olmuş göreceğiz.