• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Abdurrahman Dilipak
Abdurrahman Dilipak
TÜM YAZILARI

Nafaka

25 Ocak 2022
A


Abdurrahman Dilipak İletişim: [email protected]

Nafaka ne demek? Yemek, içmek, geçinmek için gerekli olan şeylerin tümü. Bir kimsenin geçindirmekle, bakıp gözetmekle yükümlü bulunduğu kimselere, yapmak zorunda olduğu yardım.

Kişi anne-babası, ailesini geçindirmek zorunda. 

Bugün daha çok boşanan ailelerde, erkeğin kadına ödemek zorunda kaldığı aylık bir ödeme şeklinde anlaşılıyor.

Aslında, artık kadına pozitif ayırımcılık da havada kaldı. Günümüzde, mevzuatta “biyolojik cinsiyet” yerine “toplumsal cinsiyet” kullanılıyor. Akışkan, değişken bir cinsiyetten söz ediliyor. O zaman kadın-erkek demenin de bir anlamı kalmıyor. Kim kime nafaka ödeyecek, kimin tanıksız şahidliği esas alınacak o da belli değil. Her şey birbirine karıştı. Cinsiyet dediğin cinsel yönelim, deneyim ve tercihle ilgili bir sorun. Çünkü devletin alnımıza vurduğu “nüfus cüzdanı”nda GENDER yazıyor.

Gelelim nafaka konusuna, bu öyle nafakanın süresi ile başlayan biten bir konu değil. Boşanmanın nasıl gerçekleştiğine bağlı bir konu. Çocukların nafakası her halukârda havaic-i asliyesini temine muktedir olana kadar babaya ait. Boşanmışsa, her halukârda iddet süresi ve sonrası bir hediyeleşme olacak. Asıl nafaka ya da tazminat ile ilgili konu “Mihr-i muaccel ve mihr-i müeccel” diye ikiye ayrılır. Evlenirken başlangıçta ödenen Mihir/Mehir, bir de ertelenen, boşanma halinde ödenecek mihir var. Buna “Mihr-i muahher” de deniyor. Aslında bunun şekli ve süresi daha başlangıçta belirlenir. Kişiler bunu kendi özgür iradeleri ile belirlerler. Ve bu sembolik bir değer olabileceği gibi, çok yüksek bir değerde de olabilir. Genel olarak evliliği zorlaştırıcı şekilde olmaması tavsiye edilir.

Bunu başlık parası, ya da nikahtaki takılarla karıştırmamak gerek. Bunların da örfe uygunsa sorun yok, değilse önceden taksimi konusunda bir mutabakat sağlanması gerekir.

Ailenin geçimi konusunda asıl sorumluluk erkeğe ait olup, hanımı hediye ve bağışlaması dışında yaptığı harcamalar ile ilgili olarak alacaklı olur.

Nikah, talak ve miras birlikte düşünüldüğünde ve bir bütün olarak ele alındığında, kadının hak kaybına uğramadığı, hatta korumalı durumda olduğu görülecektir.

Bizde nikah töreni “Allah’ın emri, peygamberin gavli” üzerine diye başlar, ama genellikle ne evlenecek taraflar, ne de şahidler, hatta çoğu zaman nikahı kıyanlar da, ne bu konuda bilgi verir ve ne de uygulamaya ilişkin ayrıntıları sorgulayıp kayda geçer. Adet olduğu üzere bir nikah kıyılır. Şafi mezhebinde ilk evliliklerde anne-babanın rızası alınır. Onlar şununla evleneceksin diye zorlayamazlar ama, veto hakları vardır. Çünkü evlilik iki kişi arasında değil, geniş ailenin akrabalık ilişkileri açısından da aileler arasında bir sıhriyet doğmaktadır.

Resmi nikahlarda nikahı kıyan “Hiç bir etki altında kalmadan” diye bir ifade de kullanılır. Aslında bu ifadenin “baskı altında” diye kullanılması gerekir. Evlenecek kişiler birbirlerinden etkilenmişlerdir. Büyüklerin aracılığı, tavsiyesi, nasihati, istişaresi, şûrası sözkonusudur. Söz kesilir, nişan yapılır, nikah kıyılır. Nikah sırasında evlilik hayatına ilişkin olmazsa olmazlar, ya da olmaması gereken şartlar not edilir. Ve onlara uyma zorunluluğu vardır. Bu şartlara uymama sonucu bir talak halinde tazminat ve nafakanın şekli değişir. Kimse Allah’ın rızası ne yöndedir sormuyor sanki. Bakın aile arasındaki ilişkilerde de adalet gereklidir. Kul hakkına dikkat etmek gerekir. Kadın veya erkek tarafı olamayız.

Zaten resmiyetin böyle bir sorunu yok. Ben onun için nikah noterde kıyılsın ve hem dini, hem resmi kurallar bir bilirkişi nezaretinde yerine getirilsin, bütün bunlar kayda alınsın diyorum. Hatta camiler üzerinden müftülüklerde, dini nikah belgeleri ya da miras kayıtları, hakemlik zabıtları muhafaza edilebilir. Yasalar bir yandan uzlaştırma üzerinden hakemliğe kapı açılıyor derken, ailede hakemlik yasaklanıyor. Dini nikah şartları sade İslam dini olarak düşünülmemeli. Yahudilerde kız Drohoma verir ya da Hristiyanlıkta farklı uygulamalar var. İslam’da bile Şafi-Hanefi, Şii mezheplerinde farklı uygulama söz konusu. Şia’da geçici süre için nikah akdi yapılabiliyor. Şahidlerin sıfatları, şartları farklı. Mesela ABD’de Utah eyaletinde Mormon’lar hakim. Utah, ABD’nin batı eyaletlerindendir. 4 Ocak 1896’da ABD’ye eklenen 45. eyalettir. ABD’nin 50 eyaletinin içerisinde büyüklük açısından 13. sırada, nüfus açısından 34. sırada yer alır. Mormon’larda kadın ve erkek karşılıklı kabul ederlerse erkek isterse çok sayıda kadınla evlenebilir. Alkol, kola, pornografi yasak. Erken evlilik ve çok çocuklu olmak teşvik edilir. Ya da bir Budizm, Hindu, Sih nasıl nikah kıydıracak. Artık her yerde her çeşit inançtan insanlar var. Aile bir yanı ile dini, kutsanan bir yapı, bir yandan devletle, devletin nüfus politikası ile ilgili bir konu. İslam deyince irtica diye yaygara koparanlar, cinsel yönelim, deneyim ve tercihe dayalı cinsiyet kimliği konusunda hemen toplumsal cinsiyet, birey üzerinden sorunu çözüyoruz. Birileri de çıkıp, “Toplumsal cinsiyet”in sonuna “adaleti” kelimesini ekliyor ve savunabiliyor. Ha, bu arada Danıştay raportörü sözleşmeden geri çekilmenin hukuka aykırı olduğu mütalaasını verdi mahkemeye.

Bakıyorum da genelde insanlar mağduriyeti değil, mağdurun kimliği üzerinden siyaset yapıyor. Mağdular da mağduriyetinin giderilmesini istiyor. O maduriyetin sebebi, mağduriyetin kaldırılmasındaki usul ve esas onu ilgilendirmiyor sanki. Kimse din ve ahlakı, maslahatı hesaba katmıyor sanki. Ya da mağduriyetin ortaya çıkmasına giden süreçte taraflar kendi yanlışlarını, eksikliklerini hesaba katmıyor. Genelde her iki tarafta da belli oranda suç vardır. Ailenin tarafları da çözüm bulmaktan çok karşılıklı hesap sormaktan yana. Bu böyle olmaz. Karı-koca kavgası derken, aileler de kavganın tarafı oluyorlar. En büyük acıyı da çocuklar çekiyor. Ben ayrılan bir anne-babanın çocuğuyum, bilirim o yalnızlığı. Aslında yanlış daha evliliğe ilk adım atılırken başlıyor. Hayaller ve gerçekler örtüşmüyor, verilen sözler tutulmuyor. Sonrası her iki taraf için de sükutu hayal.

Aslında Allah’ın rızasına dayalı bir çözüm sunsanız, birçok ihtilaflı ailede taraflar bu çözüme razı olmayacak. Onlar kendilerinin haklı, karşı tarafın haksız olduğuna kanaat getirmişler. Kimse kendini değiştirmek istemiyor. Karşı tarafın cezalandırılmasını ve kendisinin mağduriyetinin giderilmesini istiyor. Bakın, İstanbul sözleşmesi yokken de aile mükemmel değil. Bu sözleşme belki de uyanmamız için Allah’ın cezası olarak geldi. Allah kimsenin karısını kocasının, kocasını karısının başına bela etmesin. Çocuklarınız sizin siz çocuklarınızın göz aydınlığı mı idiniz!? Demem o ki, tevbe etmemiz ve önce kendimizi değiştirmemiz gerek. Bu toplumu hayata hazırlayan aile zaten sakatlanmıştı. İstanbul sözleşmesi ve paralel düzenlemeler bu sürecin sonunda önümüze konan faturadır. Birtakım yanlışlar düzeltilsin, ona itirazım yok. Ama İslam’ın emrine uygun ailenin önündeki engel sadece mevzuat değil. Bunu da bilelim. İstanbul sözleşmesi zaten kadına şiddetle başlayıp, pozitif ayırımcılıkla noktayı koyuyor. Kadının beyanı isbatı gerektirmiyor. Erkek potansiyel suçlu. Sözleşme aile içinde, karı koca arasında kadını imtiyazlı konuma getirirken, Lanzarotte ise, anne-babaya karşı çocuğu imtiyazlı duruma getiriyor. Çocuğun cinsel kimliği yanında ailede de anne-baba yok artık. Çünkü onlar da rollerini değiştirebilecekler artık. Sözleşmeye göre çocuklar daha 14 yaşından itibaren cinsel yönelimlerine göre, deneyimler sonucu bir tercihde bulunabilecekler.

Önce, madem olan oldu, önce bizlerin yaşadığı acıları çekmesinler diye tedbir alalım. Sonra Allah’ın hükmüne bakalım. Hani “Allah’ın emri, peygamberin gavli” diye yola çıkmıştık ya, o zaman da bu işi bilmiyorduk, bugün de. Bari şimdi okuyalım. İş işten geçtikten sonra ah vah etmeyelim. Devlet de acıların üzerine tüy dikmesin! Hepimizin aklını başına toplaması gerek. Ailenin bileşenleri de ailenin mahremiyetine ve kutsiyetine gölge düşürmesin. Devlet adına da biri, toplumun kozmik odasına, fincancı dükkanına giren fil gibi girmesin.  Selâm ve dua ile.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Mihâl

1400 Ekim’inde Şam’ı alan Timur Han , ilk Emevi halifesi Muaviye’nin oğlu olan ve iktidarı ele geçirmek için , Hz Muhammed ‘in torunu Hüseyin ile yakınlarını Kerbela’da şehit ettiren Yezid’in Şam’daki Emevi Camii’nin yakınında bulunan Babü’s-sagır Mezarlığındaki kabrini açtırmış ve Yezid’in KEMİKLERİNİ YAKTIRMIŞTI..... .... O dönem tarihçilerinin yazdıklarına göre, 1400 yılının sonbaharında önce Halep ile Humus’a ardından da Şam’a giren Timur, Şam’da derme çatma bazı mezarların olduğunu öğrendi......bu mütevazı mezarların hemen ilerisinde, Emevi Camii’nin yakınında bulunan kubbeli ve son derece gösterişli bir mezarında Muaviye’nin oğlu Yezid’e ait olduğunu öğrenince hiddetlendi ve ” SAHABE MEZARLARINI , BAKIMSIZ HOR BIRAKMIŞ , PEYGAMBER EFENDİMİZİN torununu KATLETMİŞ bu PİSLİĞE SARAY GİBİ MEZAR YAPMIŞSINIZ ” diyerek Yezid’in türbesinin derhal YIKILMASINI, KEMİKLERİNİN YAKILMASINI , mezar toprağının da elli arşın kazılarak Kızıldeniz’e DÖKÜLMESİNİ emretti ....

Dost

2014 yılında canlı bebek doğumu 1 milyon 350 bin.2021 yılında 1 milyon 47 bin.Ayrıcada iyiki Suriyeliler var.Yoksa bu rakam daha düşük çıkardı.Erkekler için evlenmek demek,bu zamanda ateşten gömlek giymek demek.Hele birde evladını göremezsen!
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

Yaay İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23