21 yıl Moskova'da görev yapmış bir gazeteci olan Cenk Başlamış, Rusya'nın büyük bir kumar oynayarak güney komşumuz haline geldiğini söyledi.
Gazeteci-yazar Cenk Başlamış'ın Radikal'de yayınlanan röportajında çok çarpıcı ifadeler yer aldı. İşte o röportaj:
Dünyanın en sıradışı ülkelerinden birinin en hareketli dönemine tanıklık eden, bu yıllarda orada yaşayan bir gazetecinin anı, gözlem, not ve yorumlarını okuyoruz. Üçünü de gören birisi olarak; Gorbaçov, Yeltsin ve Putin’i nasıl anlatırsınız?
Gorbaçov, Sovyetler Birliği’nin çıkmaz bir sokakta bulunduğu tespitini yapmış ama ülkeyi oradan nasıl çıkaracağını bilemeyen kararsız bir liderdi, üstelik “şahinler” olarak tanımlanan ve ayrıcalıklarını kaybetmekten korkan yönetici sınıfın sürekli engellemesiyle mücadele etmek zorundaydı. Ne yapacağını bilseydi Sovyetler Birliği’ni dağılmaktan kurtarabilir miydi? Bu sorunun yanıtını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz…
Bir taşra politikacı olan Yeltsin’in ise önünde yeni bir ülke kurma görevi vardı. 1990’ların ilk yarısında gücünü halktan alıyordu ama sonraları sorunların altında ezilmeye başladı, sistemin tutsağı haline geldi ve halktan koptu, ülkesinin parçalanma yoluna girmesini engelleyemedi.
İktidara tepeden inme gelen ve sistemin tüm gücünü arkasına alan Putin siyasi ve ekonomik istikrarı sağladı, kaosa son verdi ve halkın gözünde, Rusya’nın kırılan onurunu onardı. Putin ve ekibinin bence en önemli eksisi iktidarı sürdürmeyi öncelikler listesinde bir numaraya koyması ve demokrasiye “ayrıntı” gözüyle bakması.
Dostoyevski ‘Kumarbaz’ romanında Rusya’nın Doğu ve Rusların Doğulu asla bir Avrupalı gibi Batılı olamayacağını belirtir. Bu yönüyle Türkiye ile çok benzer bir talihi var. Buna rağmen ne kadar “arada” denebilir sizce Rusya için?
Zaten Ruslar da gündelik dilde Batı’dan “onlar” diye söz eder, yani kendilerini “yozlaşmış” gördükleri Batı’nın parçası olarak kabul etmezler. Ama kendilerini Doğulu olarak da tanımlamak istemezler çünkü onların gözüyle Doğu çağdaşlığı değil, geri kalmışlığı temsil eder. Örneğin Türkiye’den “doğu ülkesi” diye söz etmelerinin nedeni aslında bu tepeden bakıştır. Ama işin aslı, devlet olarak Rusya da ama özellikle Rus halkı gerçekte sistemiyle, ekonomisiyle, teknolojisiyle, kültürüyle Batı’ya öykünür ama bunu itiraf etmek istemez. Doğulu olmaktan da utandıkları için kendilerini farklı bir yere, başka kimsenin olmadığı özel bir yere konumlandırmayı tercih ederler. Kısacası, aslında Doğulu olan ama bunu kabul etmeyen, Batı’ya karşıymış gibi görünen ama aslında özenen bir ülke Rusya.
2000’lerin ortası itibariyle Rusya Turgut Özallı yılların Türkiye’sini andırıyordu. Tuhaf bir kaos ve zengin olma mücadelesi gündelik hayatta bile görülüyordu ve ülkenin entelektüelleri hiç ortada görünmüyordu. Bugün de öyle mi?
Rusya’dan birkaç yıl önce ayrıldığım için şu andaki durum hakkında uzaktan bir değerlendirmede bulunmam haksızlık olabilir. Ama entelektüeller konusu Moskova’da yaşadığım dönemde kafamı en çok kurcalayan konulardan biriydi. Sovyetler Birliği’nin yıkılması, enkazdan 15 ayrı ülke doğması kansız bir devrimdi ama sadece bir devrimin yol açabileceği sarsıntılar yaratmıştı. 1990’larda Rusya’ya kaos egemen oldu ve ekmek derdine düşen sıradan vatandaşlar için ahlak geride planda kaldı. Peki ama bu süreçte Rus entelektüel sınıfına ne oldu? Bilemiyorum, belki de ben şansızdım kafamdaki Rus aydın tiplemesine uyan kimseyle karşılaşmadım, bunu söylediğim için üzgünüm ama benim tanıştıklarım da yozlaşmadan bir şekilde payını almıştı.
Putin, sistemin iktidara taşıdığı biri
Kısa süreliğine Moskova’da bulunduğumda sohbet ettiğim herkes Putin’i çağdaş bir Çar gibi görüyorlardı. Kimi zaman Batı medyası da benzer biçimde anıyor Putin’i. Ama farklı bağlamda…
“Çar” konusunu Batılılar ve Ruslar farklı algılıyor. Batılılara göre “çar” demek otoriter, başına buyruk, demokrasiden uzak bir yönetici demek, kısacası ağır eleştiri içerir. Rusların çar kavramına verdiği anlam ise çok daha farklı ve çok daha olumlu. Bu kavramın içinde elbette “tek adam”lık da var ama sonuç olarak Rusya’da “lider”le eşanlamlı kullanıyor ve için için bir övgü barındırıyor. Bu aynı zamanda Rus toplumunun alıştığı ve benimsediği bir yönetim tarzı. Sanıldığının tersine Rusya’da kararları Putin tek başına almıyor, o sistemin iktidara taşıdığı bir kişi. Ancak sistemi ve sözcüsü ya da lideri Putin’i yekpare kabul edersek, evet ben de onun 21. yüzyıldaki Rus çarı gibi davrandığını düşünüyorum.
Bir zamanlar SSCB kısaltmasıyla Türkiye siyasi haritasında da görülen kuzey komşumuz, son aylarda “uçak krizi” ve son yıllarda ise “Suriye” sebebiyle komşulardan daha çok gündemimizi oluşturuyor. Bu durum kime zarar verir ve Rus halkı nasıl yaklaşıyor meseleye?
Gerçekten de, “kuzey komşumuz” dediğimiz ama aslında ortak sınırımız olmayan bir ülke Rusya. Aslında “ülkeydi” demek gerekiyor çünkü şu anda gündemimizde ön sıralarda yer almasının nedenlerinin başında 30 Eylül’den, yani Suriye’ye müdahaleden bu yana pratikte “güney komşumuz”a da dönüşmesi yatıyor. 24 Kasım’da Rus uçağının düşürülmesini de hesaba katarak 30 Eylül’de bu yana yaşananlara baktığımızda Rusya’nın kâr hanesinin kabarık olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla şu andaki tabloya göre Türkiye zarar gören taraf. Ancak, Suriye meselesi için söylüyorum, bugüne bakarak Rusya’yı “muzaffer” ilan etmek için bence henüz erken. Ruslar Suriye müdahalesiyle tehlikeli bir kumara, üstelik önünde pek fazla para olmadan oturdu. Bu kumarın Rusya açısından sonuçlarını kesin ifadelerle söylemek zor ama adı üstünde “kumar” ucunda kazanmak da var elindeki avucundaki kaybetmek de. Türk-Rus ilişkilerine gelince, intikam hırsıyla dolu olan Rusların bu konuyu uzun süre daha gündemde tutacağını, gerginliğin er geç azalacağını ama karşılıklı güven duygusu yerle bir olduğu için eskisi gibi “flört” dönemine dönüşün yakın ve orta vadede olanaksız olduğunu düşünüyorum.
Diğer halklar gibi Ruslar da Türkiye’ye ve Türklere karşı önyargılıydı. Son 25 yılda insani temas sayesinde bu önyargı kısmen yıkılmıştı. Sonuçta bir Türk’le Rus’un ortak noktası bir Batılıya göre çok daha fazladır, bu kesin. Ama Rusların çoğunun Türklere tepeden bakma alışkanlığı hiç değişmedi. “Uçak krizi” son yıllarda iki taraftaki “dostluk propagandası” nedeniyle biraz derinlere itilen, bastırılan bu durumun tekrar su yüzüne çıkmasına yol açtı. Tabii bunun birinci derecede sorumlusu Türkiye’yi düşman ilan eden Rusya yönetimi ve buna uygun çalışan resmi propaganda mekanizması. Kamuoyu öyle bir propaganda bombardımanına maruz kaldı ki, zaten manipülasyona açık bir toplum olan Ruslar Putin, “hadi kalkın Türklerle savaşa gidiyoruz” dese koşacak hale geldi. Neredeyse iğneyle kuyu kazar gibi zorlukla kurulan halklar arasındaki dostluk köprüsünün birkaç günde temellerinden sarsılması son derece üzücü.