Özellikle solcu kesimin 'sevgi pıtırcığı' olarak lanse ettiği Kemal Sunal'ın oynadığı filmlerde İslam'a hakaret derecesindeki Yeşilçam filmlerinin algı operasyonlarını gözler önüne seren bir yazı...
Recep, Şaban ve Ramazan…
İnanmış insanlar için kandillerle süslü ibadet mevsimi… Bilhassa Anadolu Müslümanlığında üç aylara duyulan hürmetin özel bir yeri vardır. Özellikle Ramazan ayı bütün İslam âlemi için mukaddes bir aydır.
Edebiyattan sinemaya uyarlanan yapımlarda da vardır bu isimler. Özellikle Şaban tiplemesi sinemamıza adeta damga vurmuştur. Ne yazık ki bu tipleme adeta dinî sembollere karşı hissedilen duygularla alay etmek için bilinçli yazılmış gibidir. ‘Emir eri Ramazan’ ayrı bir fasıl…
Yaşı 70’lere yakın olanlar iyi bilirler, Türkiye Müslümanlar için ağır imtihanlara sahne olmuş, zorlu tecrübelerden geçmiş bir ülkedir. 30’lu 40’lı yıllarda dinî hayat tarzı o kadar ağır bir darbe almıştır ki Müslümanlar ölülerinin cenaze namazını kıldırabilecek imam bulamamışlardır.
Bir yandan dinî bilgilere izin verilmez, dinî hayat tarzı baskı altında tutulurken bir yandan da dindar insanlar hor görülmüş, çirkin yakıştırmalarla aşağılanmıştır. Bilhassa dönemin en tesirli kitle etkileşim vasıtası olan sinema eserlerinde bunu açıkça görürüz.
Köyünde zor şartlarda hocasından Kur’an dersi alan çocuklar şehre geldiklerinde başka bir dünyayla karşılamışlardır. Özellikle o dönemde adeta büyülü bir fener gibi karşılanan sinemalarda…
Nefret ve Aşağılama Aracı…
Sinema, kitlelere en kolay ulaşabilme yoluydu ve kitleleri dinden, dindar insanların maneviyatından uzak tutmanın yolu alay ve hakaretlerin yedirildiği senaryolardan geçiyordu. Mesela beyaz perdede sergilenen imam tiplemeleri gençlerin mukaddesata karşı olan duygularını altüst ediyordu.
Dindarlarla alay edilen filmlerin komedi filmleri olması tesadüfî değildir. Toplum hafızasında kolay yer edinmesi, insanları mahcup eden sahnelerin tekrar tekrar verilmesi, bilinçaltında oluşturulan olumsuz imajı beslemiş de beslemiştir. Merhum Kemal Sunal, Şener Şen ve İlyas Salman güldürülerinde bu durum daha çok öne çıkar.
Bu filmlere yedirilen dindar tiplemelerle alayların çoğunlukla Aziz Nesin ’in kaleminden çıktığı bilinmez. Nesin, Türk sinemasını kalemiyle beslerken, önyargılarını da tiplemeler üzerinden boca etmekten geri durmaz. Hacı Bakkal, Köy İmamı tiplemelerinin haram yiyen, dahası insanların hakkını yiyen, karaborsacı, üçkâğıtçı tiplemelerden oluşması, resmi ideolojinin dışladığı dindarlara bir fiske de sinemadan anlayışıyla kotarıldı hep.
Okumuş yazmış insanlar üzerinden çok derin hesaplar yapıldı elbet. Okullarda pozitivist anlayış köpürtüldü, inanç ve değerlerle alay edildi.
Kitleler üzerinde etkili olabilecek her mecrada buna benzer çalışmalar yapıldı. Daha 1920’li yıllarda başlatılan ilk furyada Ateşten Gömlek, Bir Millet Uyanıyor gibi filmlerde önce hainler safına (!) itilir dindarlar; hacılar ve hocalar… Vatanını savunmayanlar kapsamındadır onlar. Rahmetli Yücel Çakmaklı’nın çektiği unutulmaz dizisi Küçük Ağa, merhum Tarık Buğra’nın kaleminden İstanbullu Hoca’yı sunana kadar bu galat devam etmiştir.
Cevat Fehmi Başkut’un “Buzlar Çözülmeden” adlı eseri hem tiyatroda hem de sinemada büyük yıkımlara sebep olur. Etkileri o kadar büyüktür ki bu oyunun, ilk kez inançlı insanlar, dindarlara karşı en ağır yargılar taşıyan bu oyuna tepkilerini sahneden verirler. “Adaletsiz ve hak yiyen, insanlara kötü örnek olan, çalan, çırpan insanlar hep dindarlardan çıkar” anlayışını oturtmaya çalışan eser nefretini sahneden kusunca, “artık bir şeyler yapmanın zamanıdır diyenler” tiyatro sahnelerine çıkarlar.
İzleyici Değil Katılımcı Olmak…
Abdullah Kars’ın ‘Hz. Ömer’in Adaleti’ oyunu öylesine çıkmamıştır sahneye. Adeta İslam düşmanı insanların elindeki edebî silahın tesirlerini azaltırcasına oyunlar sahneye koyarlar. Dinine karşı her türlü saldırıya geçilen halk kesimleri için Hz. Ömer’in sahneye yansımasının tesirleri büyük olur.
Elbette yıkıcılar da boş durmaz, yine “Buzlar Çözülmeden” eserinden yola çıkılarak çekilen “Deli Deli Küpeli” de komediyle harmanlanarak dindar Anadolu insanını aşağılamaya devam eder.
Yeni dönem sinemasında taşlar artık yerli yerine oturmaya başlamıştır diyebiliriz. Özellikle Takva filmi soldan bakmasına ve ‘iki yoldan birini seç’ mesajına rağmen, bir sosyal durum olarak bakar dindarlara.
Hayatın Tuzu, Âdemin Trenleri, Beş Vakit gibi filmlerde imamlara daha olay eksenli bakıldığını görebiliyoruz. Vizontele filmi ise önyargı ucunu biraz öne çıkarır, kekeme imamla. Dondurmam Gaymak ise bir komedi filminde ‘vaazdaki hoca’ya hakkını teslim eder ve onu topluma yön veren, doğruları söyleyen, haksızlıklar karşısında duran bir tiplemeyle asli yerine oturtur.
Anka Kuşu ise içerden bir bakıştır ve modern hayatın çıkmazlarını ele alırken seyirciye mutluluğu içimizde uzanan sonsuzluğun sakin sularında aramaya davet eder. The İmam mesajını yanlış kurgulamakla birlikte dindar insanların sinemaya artık yabancı durmadıklarını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Yalnız Değilsiniz, Minyeli Abdullah gibi filmlere gösterilen ilgide ‘kötü imaj’a sığdırılan inançlı insanlarla alay eden yapımlara tepkinin de yeri büyüktür.
Yeşilçam’ın hastalıklı tiplemesi ‘dindarlar’a yanlış bakış gerilerde kaldı ama tümden bu hastalık geçmiş değil. Bu kez de terörist, kötü adamlardan izleyiciyi koruyan (!) filmler türetiliyor ve bunlar artık küresel ölçekte öne çıkıyor. Dünya sineması üzerinden korkulacak insanlar üretimine geçiliyor. Türkiye’den bu anlamsızlığa katkı sunan Labirent ve Takiye filmlerini örnekler arasında sayabiliriz.
Şimdi artık dindarların kendilerini doğru anlatabilecekleri bir zaman dilimindeyiz ve herkes kendi hikâyesine biraz yakından bakmalı.
Kısa filmlerden uzun metraja, sahne dilinden dizi diline, izleyici yerine konmak değil katılımcı olmak ve söz söylemek…
Cehalet karşısında bilginin elini tutmak ve İslam hakikatlerini anlatabilmek için yol uzun…
Kaynak: Bünyamin Yılmaz / İslami Hayat Aile Dergisi