Kişinin dindarlığı, ekmeğinin helâlliği oranındadır. Helâl kazanmak ve yemek, kişinin maddî-mânevî huzur ve saâdetinin ilk şartıdır. Çünkü ağızdan geçen her lokma, eğer helâl ise kişiye feyiz ve mânevî zindelik verir. Fakat haram veya şüpheli bir lokma ise, gaflet ve hantallık verir; duyuları kısırlaştırır; kalbe bir perde olur.
Parada bir sır vardır; o, geldiği yoldan gider. Yani helâl para, gerçek mânâda hayra sarf edilirken; şer yoldan gelen para ise, yine şerrin sermayesi olur.
Paranın kaderi, kişinin kaderine müdâhil olur. Herkes zanneder ki ben parama hükmederek istediğim yere harcıyorum. Hâlbuki para, kazanılışındaki mânevî temizlik durumuna göre, lâyık olduğu yere gider; sahibinin irâdesini de kendi gittiği yere doğru istikâmetlendirir. Yani hâkimiyet çoğu zaman paradadır; sahibinde değil…
Para, yılan gibidir. Hangi delikten girdiyse oradan çıkar. Cebine haram para girenin ameli bozulur. En azından amellerindeki ihlâs kaybolur.
Dolayısıyla paranın nereden ve nasıl kazanıldığı çok önemlidir. Maddî-mânevî huzurumuz için, kazancımızın helâl yoldan olmasına son derece dikkat etmeliyiz.
Abdülkâdir Geylânî Hazretleri buyurur:
“Haram yemek kalbi öldürür (gaflete dûçâr edip hantallaştırır), helâl yemek ise ihyâ eder. Lokma var seni dünya ile, lokma var seni âhiret ile meşgul eder. (Takvâ üzere kazanılan helâl) lokma ise, seni Allah Teâlâ’ya rağbet ettirir.”
Ali Râmîtenî Hazretleri;
“«İbadetler on cüz olup dokuzu helâli talep etmektir. Geri kalan bütün ibadetler, bir cüzdür.» (Deylemî, Müsnedü’l- Firdevs, III, 107/4062.) hadîsini okuyup ardından; “Helâl yemeyen kişi, kendinde Allâh’a itaat etme gücü bulamaz, hep isyâna ve nefsânî arzulara meyleder. Helâl yiyen kişi de Allâh’a isyankâr olamaz…” (Resâil-i Sitte-i Zarûriyye, Delhi 1308, s. 14.) buyurmuştur. Yani helâl kazanç, takvânın temel müessirlerindendir.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş / Müslüman’ın Para ile İmtihanı, Erkam Yayınları, 2013