Ceddimizin özenle oluşturduğu kabristanlar ne yazık ki günümüzde hoyratça zarar görüyor.
Osmanlı’nın haya içinde oluşturduğu kabristanlar bu “ebedî istirâhat bahçeleri” hoyratlığımızdan ağlaşıyor.
Mezarlık dibi yol ve kaldırımların hunharlığı aslında o yolun altının da nice merhum ile dolu olduğunu haykırıyor..
Nereden nereye..
Yahya Kemal Beyatlı’nın nüfusumuza kabirlerdekileri de dahil ederek, “Zira biz onlarla bir arada yaşarız” demesi, irfanımızın şâirâne anlatımıdır.
Şûursuz yıkıcılığın taarruzuna rağmen varlığını sürdüren tarihi mezar taşları, taş işçiliğinin yazı ve edebi san'atların bir araya geldiği eşsiz örnekleri barındırıyor.
Bunların bugün taklidini dahi yapılamaz. Çünkü o taşı yapacak sanatkârı bulamazsınız. Taştaki ifadeleri ortaya koyacak kimse kalmadı.
Ceddimizin mezar taşları, kitabesini görmeseniz bile çok uzaktan kadın veya erkek kişiye ait olup olmadığını anlatır. Hanım mezar taşlarında kadın zarafetini aksettirecek çiçekler, süsler vardır. Erkek mezar taşlarında, merhumun cemiyetteki yerini belirten bazı başlıklar olur. Sarık ve fes çeşidinden de devlet görevlisi mi, ehli tarîk mi hemen anlayabilirsiniz.
Islık çalan frenkler
Osmanlı’da yerleşim yerleri cami ve mescidleri merkez alarak düzenlenir, bu cami ve mescidlerin etrafında da mutlaka hazireler bulunurdu. Camiye vardığınızda babanızın, dedenizin, dedesinin dedesinin, bütün ahirete intikal etmiş yakınlarınızın kabirlerini de bulurdunuz.
19. yüzyılda İstanbul’u ziyaret eden bir seyyah, “İnsan, gözü mezarlıklara ilişmeden bu şehre ne girebilir, ne de çıkabilir” diye yazar.
Bizim irfanımızda kabristana hürmet vardır. Geçerken değil korkmak, hatta durur Fatiha okuruz.
"Mezarlıktan geçerken ıslık çalmak" tabiri Cumhuriyet dönemiyle toplumumuza girmiş frenk tavrını ya da ölüm, mezar korkusunu anlatır.
Karacaahmed
Üsküdar’da, İstanbul’un, dolayısıyla ülkemizin en büyük Müslüman kabristanı olarak bilinen "Karacaahmed', ismini Bizans’a karşı çarpışan mücahidden alıyor.
Çok sayıda ünlü ve önemli ismin bulunduğu, artık define kapalı olan bu kabristan, 1940, 1956 ve 1974 yıllarında olmak üzere toplam 4 kez istimlâk edildi. Büyük tahribata uğradı.
Eski kabristanlarımızda taşı kırılmış, sarığı yarıdan ayrılmış, kimi sedef kakmalı enfes hat sanatıyla bezeli Osmanlı yazıları tahrip edilerek etrafa saçılmış mezar taşları ne denli hoyrat, hunhar bir çağda yaşadığımızı yüzümüze vurur.
Azab ve utanç duyarsınız. İçinizi isyan duyguları kaplar.
Nice "Elif" de devrildi..
Mezarlıklarımızın simgesi ayrıca servilerimizdir. Nice asırlar ötesinden semaya yükselen serviler de büyük katliama uğradı.
O güzel ağaç geleneklerimizde hem faniliğin, hem de vahdetin sembolüdür. Kışın yapraklarını dökmemesiyle dayanıklılığı, gücü, dirayeti, bir anlamda da hayatı simgeler.
Dimdik duruşuyla hem doğruluğu ve dürüstlüğü temsil eder, hem de "Elif"e benzer. Elif, aynı zamanda “Allah” lafzı Celîli'nin ilk harfidir…
Rüzgârda hışırdaması “Hû” çekip zikrettiğine inanılır. Bu inanış, ayetteki “Canlı cansız her varlık Allah’ı tesbih eder” itikadımızdaki kalp atışıdır.
Servinin alt dalları düzdür. Duaya açılmış elleri andırır.
Sabrın sembolüdür. Üst dalları ise, tıpkı Yaradan karşısında aczini idrak edip boyun bükmüş gibi yere dönüktür.
Yani o zarif “endamlı servi”, tam anlamıyla “ahirete perdelik” bir ağaçtır.
Karacaahmed'de katliam böyle başladı
Böyle parke taşlı bir yol yapıldı
Erdoğan'ın döneminde daha fazla tahrip olmasın diye duvar yapılıp yol da asfaltlandı


