1928 yılında Kızılcahamam İlçesinin Kuşçuören Köyünde doğan Hafız Abdullah İşler, Kur'an'ı Kerim eğitimine babası Hasan Efendi'de başladı. Hafızlık eğitimini Alpagut'lu Hafız Mehmet Yılmaz Efendi'de ikmal etmiştir.
Abdullah İşler, 1928 yılında Kızılcahamam İlçesinin Kuşçuören Köyünde doğdu. Babası molla Hasan ismi ile tanınan Hasan Efendi, annesi Ayşe Hanımdır. Kur’an-ı Kerim okuma öğrenimine köyünde babası Hasan Efendi’de başladı. Önce yüzüne Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendi, sonra da hafızlığa başladı. 10-12 yaşında iken Alpagut Köyüne gitti. Alpagut’lu Hafız Mehmet Yılmaz’da hafızlık çalışmasını bitirdi.
Hafız Abdullah İşler, Kur’an eğitimini ilerletmek için 1945 yılında İstanbul’a gitti. Bir süre Hacı Fahri Kiğılı’nın ücretsiz imamlık yaptığı camide de yatıp kalktı. Hafız Hasan Akkuş’ta Kur’an-ı Kerim talim ve tecvidi okumaya başladı. Yaşı ilerlediği için vatani görevine çağrılmıştı. Vatani görevini İstanbul Topkapı Maltepe’de yaptı. O günlerde Arapça eğitimine de başladı. Önce Musa Kazım Efendi isimli hocada Arapça okumaya başladı. Sonra da hemşehrisi Fatih Camii Müezzini Rıza Çöllüoğlu’ndan eski usule göre Arapça “sarf” ve “nahiv” dersleri aldı. Hafız Abdullah İşler, Şehzade Camii imamı Necati Efendi’den de Kur’an-ı Kerim’i usulüne uygun okuma dersleri aldı. Müteakiben ilim tahsili için Mısır’a gitti. Hafız Abdullah İşler, eğitimi için Mısır’a gidiş olayını şöyle anlatıyor: “Vatani görevimi bitirdikten sonra İstanbul’a gelmiştim. 1950 yılı Aralık ayının 16. günü İskenderiye’ye vardık. Bir gece İskenderiye’de kaldık. Misafir kaldığımız evin sahipleri tren biletlerimizi aldılar. Bizi Kahire’ye gönderdiler. Kahire’de bizden önce gitmiş öğrenciler vardı. Onlar Bağdat Oteli’nde kalıyorlardı. Bizi de o otele yerleştirdiler. El-Ezher Üniversitesine kaydımızı yaptırdık ve derslerimize başladık. Ali İhsan Hoca çok ciddi bir ilim adamı idi. Bir tekkede kalıyordu. Mustafa Sabri Efendi’yi de tanıyordum. Kendileri ile Türk talebeleri olarak zaman zaman görüşür, sohbet ederdik. Ben orada iken Mustafa Sabri ve Ali İhsan Efendi vefat ettiler. Mısır’da kabirler toprağın altında, kapısından girilen çıkılan bir koridor halinde oluyor. Cenazeler bu koridorda sağlı-sollu hazırlanmış kabirlere konuluyor. Ben her ikisinin de kabirlerine konulmasında bulundum. Kabrin üstüne kum yığıp, kapısını kapatıyorlar. Ali İhsan Efendi, Mustafa Sabri’den iki yıl sonra vefat etmişti. İhsan Efendi’yi kabrine koyduğumuz gün, Mustafa Sabri Efendi’nin kabrindeki kapıyı açıp, cesedine baktık. Bedeni iki yıl önceki gibi duruyordu.
İhsan Efendi’yi kabrine koyduktan bir süre sonra mezar yokluğu nedeniyle, İhsan Efendi’nin kabrinin ayak ucuna kimsesiz bir çocuğu defnettik. Bir süre sonra bizim öğrenci arkadaşımız ve hemşehrimiz Mehmet Özgün vefat etti. Onu da aynı yere defnettik. Biz Mehmet Özgün’ü gömerken, Mustafa Sabri Efendi ile Ali İhsan Efendi’nin kabirlerine yeniden baktık. Her ikisinin de cesetleri gömüldükleri günkü gibi kefenlerinin içinde duruyordu. Fakat Ali İhsan Efendi’nin ayak ucuna konulan çocuğun bedeninden hiçbir şey kalmamıştı.” Son resmi görevi olan Gölcük Vaizliğinde de yaklaşık bir yıl kadar görev yaptıktan sonra 16.07.1986 tarihinde emekli oldu.
(http://www.seyhalisemerkandi.com)