• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

30 Eylül 2026: Günün Ayet ve Hadisi

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi: Güncelleme Tarihi:

Milli İradenin Sesi Yeni Akit

Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.

⭐ Bizi Google'da Takip Et
30 Eylül 2026: Günün Ayet ve Hadisi

Bu sözler kulaklarımıza küpe olsun. Sizler için hazırladığımız, Günün Ayet ve Hadisi ile Günün Sözünü, Günün Fotoğrafını istifadelerinize sunuyoruz... (30 Eylül 2026)

ÂYET - VAHYİN DİLİNDEN:



(١٤٢) اِنَّ الْمُنَافِقٖينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ وَاِذَا قَامُوٓا اِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰىۙ يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ اِلَّا قَلٖيلًاؗ

Esirgeyen, bağışlayan Allah'ın adıyla  

(142) Münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar. Hâlbuki Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirmektedir.

Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra getirirler.

(Nisâ Suresi, 4/142)         (Meâl Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı)


TEFSİRİ:

Münafıkların daha yakından tanıtıldığı bu iki âyette şu özelliklerinin altı çizilmektedir:

a) Münafıklar Allah’ın sevgili kulları olan müminler için hazırladıkları tuzaklar, uyguladıkları taktikler, onları içten çökertmek için aldıkları tedbirler yoluyla başarıya ulaşacaklarını umarken bütün bunların Allah Teâlâ’nın bilgisi altında cereyan ettiğini, O’nun her şeyi görüp işittiğini unutuyorlar ve böylece gülünç duruma düşüyorlar. Gizli kamera ile rezaletleri filme alınıp sonra ilgililere gösterilince, yaptıkları ortaya çıkınca gülünç, mahcup ve perişan olanlar misali münafıklar da yaptıklarını Allah’ın müminlere bildirmesi sebebiyle rezil ve rüsvâ olmaktadırlar.

b) Kendilerini müslüman göstermek durumunda olan münafıklar cemaatle namaza iştirak etmek mecburiyetinde kalmaktadırlar. Bu ise onların zoruna gittiğinden, kendilerine ağır geldiğinden isteksiz davranmaktadırlar. Maksatları yalnızca gösterişten, kendilerini müslüman göstermekten ibaret olduğu için namaza sadece şekil yönünden katılmaktadırlar. Allah’ı anmaları ve hatırlamaları da bu çerçevede (evlerinde namaz kılmadıkları, namazda ancak duyulacak yerlerde zikre katıldıkları için) az olmaktadır.


 c) Münafıkların hayatı, iç ve dış dünyaları tam bir istikrarsızlık tablosudur. Devamlı bir huzursuzluk, dikkat, açık vermeme korkusu, iki tarafı memnun etme arzusu içinde yaşamakta, ömürlerini böyle tüketmektedirler. İnanmadıkları için müminlerle tam bir iş birliği içinde olmadıkları gibi gizli kâfirlikleri anlaşılmasın diye kâfirlerle de tam bir iş birliği ve dayanışma yapma imkânını bulamamaktadırlar.

d) Kendi iradeleriyle bu yolu seçen kimseleri Allah zorla imana sevketmez. Kendileri istemeyince –Allah da cebren imana getirmediğinden– kimsenin onları hidayete kavuşturması mümkün olmamaktadır.

Kaynak: Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 167


HADİS - ALLAH RESÛLÜ'NDEN (Sallellahu Aleyhi ve Sellem)   

“Kim Kur'an hakkında bilgisizce konuşursa, cehennemdeki yerine hazırlansın.”

Kaynak: Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 11
 


 

GÜNÜN SÖZÜ:




GÜNÜN FOTOĞRAFI:


Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Recep Aydın/Sosyal Bilimci

Kâinat Mektebinde Tefekkür, Doğa ve Dua! Doğa, mutlak cemal ve celal sahibi olan Yaratıcı’nın yeryüzündeki en muazzam tecelligâhı, insanın nefsini tezkiye eden ve ona asıl kulluk bilincini hatırlatan ilahi bir mekteptir. Betondan, modern hayatın getirdiği dünyevi koşturmacalardan ve kesretin (çokluğun) boğucu gürültüsünden uzaklaşıp kendimizi vahdetin (birliğin) sessiz birer aynası olan toprağın, yeşilin ve gökyüzünün kollarına bıraktığımızda, içimizde tarif edilemez bir uyanış başlar. Gündelik yaşamın beraberinde getirdiği hırs, öfke, kibir ve nefsani arzular; bir ağacın gölgesinde veya bir akarsuyun kenarında yavaşça eriyip gider. Tabiat, adeta ilahi bir şifahane gibi insanın içindeki tüm masivayı kimeyani kalbi Allah'tan uzaklaştıran her türlü dünyevi bağı temizler. Kâinattaki bu muazzam nizamı zikir ve tefekkür boyutuyla temaşa eden insan, kendi hiçliğini ve acziyetini fark eder; sahte benliklerden sıyrılıp mahviyet ve tevazu hırkasını kuşanır. Toprak, cömertliğiyle nefsin kibrini ayaklar altına alırken, gökyüzünün sonsuzluğu ruhu mutlak bir teslime davet eder. Evrendeki ilahi nizamı ve hikmeti bu şekilde derinlemesine düşünmek, modern dünyanın maddiyata hapsolmuş karmaşasından sıyrılarak varoluş gayesini anlama çabasıdır. Bu arınma süreci, insanı kalbi bir uyanışa sürükleyerek manevi bir süluk çizgisine taşır; onun sadece kendi iç dünyasıyla değil, tüm varlıkla olan bağını yeniden inşa eder. Tabiatın sessiz ama derinden gelen zikrine, taşın ve kuşun kendi lisan-ı haliyle ettiği ibadete şahit olan bir ruh, kesret aleminin perdelerini aralar. Doğa ve dua; bu manada biri yeryüzünün dilsiz ibadeti, diğeri ise kulun Yaratıcı’sına yönelen kalbi feryadıdır. Bu iki kavram, daralan insan ruhunu aynı şifa pınarında buluşturan, birbirini tamamlayan iki muazzam hakikattir. Doğa, İlahi Sanatkar'ın ef'al ve esma boyutundaki sessiz duası; dua ise insanın içindeki asıl doğanın, yani elest bezmindeki fıtratın ses bulmuş halidir. Tabiatta her varlık, kendi lisan-ı haliyle durmaksızın zikretmektedir; rüzgarın huşû içindeki uğultusu, suyun letafetle akışı ve kuşun cıvıltısı, kâinat korosundan arşa yükselen ortak bir amin feryadıdır. İnsan bu muazzam tecelligâha tefekkür nazarıyla bakıp o ilahi koroya katıldığında, kalbini Allah'tan uzaklaştıran tüm masiva bağları, hırsları ve kibirleri birer birer dökülür. Doğanın o derin sessizliğinde kendi hiçliğini ve acziyetini idrak eden kul, sahte benliğinden sıyrılır; işte bu idrak ve mahviyet, duanın tam da kendisidir. Bu manevi iklimde insan, hayatın hengamesi içinde unuttuğu en değerli nimetlerin, yani sevdiklerinin ve insani bağların hakiki manasını idrak eder. Birlikte nefes aldığımız, hayatı paylaştığımız insanların kıymeti, fıtratımıza en uygun olan o saf atmosferde ilahi birer emanet olarak berraklaşır. Kul, bencilce kaygılardan ve rızık endişesinden sıyrılıp tam bir teslimiyetle kadere boyun eğdiğinde, kalbinde tüm mahlukata karşı derin bir şefkat uyanır. Nasibin, samimiyetle edilen dualarda saklı olduğuna inanmak; tabiatın tüm varlığıyla beraber bir bütün halinde bu nasibe eşlik etmesidir. Hayatın akışında duaların gücü, tesadüflerin ötesinde bir hakikate ulaşmayı sağlar. "Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü" düsturu, doğanın kollarında teorik bir bilgi olmaktan çıkarak kalbin bizzat tecrbe ettiği bir hal ve yaşayan bir hakikate dönüşür. Karşılıksız sevmeyi, kusurları setretmeyi (örtmeyi) ve merhamet etmeyi öğrenen kalp, adeta kesintisiz akan bir muhabbet pınarı haline gelir. Doğada adeta bir seyr-i süluk eyler gibi tefekkürle atılan her adım, kalbi samimi ve ihlaslı bir yakarışa hazırlar. Ağaçların göğe açılan dallarında dilsiz bir niyazı, toprağın yağmura olan iştiyakında ise muazzam bir teslimiyet ve tevekkülü görürüz. İnsan da bu ilahi nizamın, bu muazzam tecellinin bir parçası olduğunu hatırlar. Ellerini semaya açtığında, ruhu da tıpkı bir çiçek gibi nefsani kirlerden arınır ve ahlak-ı hamide ile çiçek açar. Doğa insanı dış dünyadan temizleyip kalbi bir uyanışa sevk ederken, dua o arınan gönlü muhabbetullah ve ilahi aşkla doldurur. Nihayetinde doğa dışımızdaki secde, dua ise içimizdeki kıyamdır. Kendi fıtratına dönmek, nefsini tezkiye etmek isteyen her ruh, tabiatın kalbinde yürümeli ve o ilahi sessizliğin içinde kalbinin saklı duasını bulmalıdır. Ağaçların sabrını, toprağın sadakatini, suyun letafetini ve her şeye rağmen hayat veren cömertliğini izleyen bir insan, her daim şükür ve rıza makamında kalmayı arzular. Kâinattaki her bir yaprağın esen rüzgarla secdeye kapandığını, her bir canlının ilahi birer ayet ve mektup olduğunu bilerek derin bir düşünüşe dalan ruh, nefretin ve sevgisizliğin karanlığından ebediyen kurtulur. Doğa, insanı ham nefsin ve enaniyetin esaretinden çıkarıp; muhabbetullahın, şefkatin, huzurun ve ilahi aşkın hudutsuz aydınlığına taşır. Kâinat kitabını hakkıyla okuyan, özüne dönen ve doğayı bir tecelli aynası olarak gören bir kulun ulaştığı son durak; şükür, rıza ve muhabbetle yoğrulmuş derin bir duadan başka bir şey değildir. Kendi özüne, yani elest bezmindeki fıtratına dönen her insan, dünyayı ve insanları birer tecelli addedip emanet bilinciyle sevmeyi öğrenir; böylece ömrünü çok daha ulvi, anlamlı ve aşk dolu bir duruşla nihayete erdirir.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23