Bu sebeple Peygamberimiz (a.s.m.), istikbalden perdeli olarak haber vermektedir. Perdeli oluş o derecededir ki, ahirzamanın Deccal ve Süfyan gibi dehşetli şahısları bile kendilerinin hakiki mahiyetlerini bilmeyecektir.“Lâ ya’lemu’l-gaybe illallah” hakikati gereği biliyoruz ki, Resul-i Ekrem (a.s.m.), kendi kendine gaybı bilemez, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın ona bildirdiklerini insanlara haber verirdi. Hem Hakîm, hem Rahîm olan Cenâb-ı Hakk’ın hikmet ve rahmeti ise, gaybî olan şeylerin çoğunun örtülmesini ve müphem kalmasını gerektirmektedir. “Çünkü şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur; vukuundan evvel onları bilmek elîmdir. İşte bu sır içindir ki, ölüm ve ecel müphem bırakılmış ve insanın başına gelecek musibetler dahi perde-i gaybda kalmış(tır).” Ahirzamanda vukua gelecek acıklı ve dehşetli olayların örtülü bir üslupla haber verilmesinin ikinci hikmeti mü’minleri incitmemektir.Cenâb-ı Hak, bu dünyadaki imtihan sırrına uygun olarak çok mühim bazı şeyleri diğerlerinin kıymeti azalmasın ve insanlar gaflete düşmesin diye kesretli eşya içinde saklamaktadır. Meselâ, Kadir gecesi Ramazan’da, duaların kabul edileceği vaad edilen vakti (saat-i icâbe-i duâyı) Cuma gününde, makbul velîsini insanlar içinde,eceli ömür içinde ve Kıyâmetin vaktini ömr-ü dünya içinde saklamış(tır). Çünkü eğer ecelini bildirseydi, insanlar ömrünün ilk yarısını gafletle ikinci yarısını dehşetle geçirecek, her iki hal de Rahmet ve Hikmete aykırı olacaktı.Mü’minin ahiret-dünya dengesini koruması, daima havf ve reca (korku ve ümit) arasında bulunması, yani her dakika hem hayata hem ölüme mazhar olması ecelin gizlenmesini iktiza etmektedir. Kıyamet de insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer onun da vakti tam olarak bildirilseydi, o tarihten evvelki bütün asırlardaki insanlar gaflete dalacak, yalnız kıyamet asrındakiler dehşette kalacaktı.