Değişen ve değişmeyen

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Kaçımız bunun farkında, bilemiyorum. Birileri çıkıp bunu konuşmalısınız diyor, onu konuşuyoruz. Şunu tartışın diyor, onu tartışıyoruz. Bunu unutun diyor, unutuyoruz. 

İbrahim Tenekeci şunu söyler: “Koşsaydım yetişirdim, koşmadım.” 

O halde, gündeme şık bir çalım atıp, başka şeylerden bahsedelim. 

1877’deki Osmanlı-Rus Savaşı ile başlayıp Türk-İtalyan Savaşı, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi’nin bitimine kadar uzanan, o döneme gidelim. 

Ruslarla, İngiliz ve Fransızlarla, İtalyanlarla; Sırp, Yunan ve Bulgarlarla, hatta dünyanın çeşitli yerlerinden getirilen paralı ya da gönüllü askerlerle çarpışıyoruz. Üstelik karşı tarafın elinde en modern silahlar, donanımlar var.

Bu savaşların yanı sıra, bir sürü isyan, ihanet ve küçük savaş da var. Girit’in kaybedilmesi, Kıbrıs’ın İngilizler tarafından işgali, gayrimüslimlerin isyanları, 1908 olayları, mütareke ve işgal yılları.

Hazreti Ali, “Söz ilaç gibidir. Azı yaşatır, çoğu öldürür” diyor. Söz dinleyelim, sözü uzatmayalım: Canımızı dişimize takarak, 44 sene, hiç durmadan savaştık. Nihayetinde bu cendereden, hem de kısıtlı imkânlarla çıkmayı başardık. 

Buraya kadar bir sorun yok. Önemli askeri başarılar var. Ancak şimdi şu soruyu sormak gerekiyor: Bir savaşı ‘zafer’ yapan şey nedir? O savaşa ne kadar askerin katıldığı mı, yoksa savaş alanında ne gibi başarılar elde edildiği mi? Her ikisi de değil. Bir savaşı zafer yapan, neleri değiştirdiğidir. Uğruna savaşılan şeyin, hayatta geçirilmesi, canlı tutulmasıdır. 

Mesela, Malazgirt bir zaferdir. Millet hayatımızın dönüm noktalarından biridir. Milletimizin kaderini değiştirmiştir. İstanbul’un fethi bir zaferdir. Bir çağı kapatmış, diğerini açmıştır. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Pasinler, Çaldıran, Mohaç ve Kosova da öyledir. 

Buna karşılık, ‘zafer’ diye kutladığımız birçok savaş için aynı şeyleri söylemek çok zor. Şüphesiz, askeri başarılar elde edilmiştir. Fakat bu başarılar, ‘zafere’ dönüştürülememiştir. 

Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu ne güzel söylüyor: “Gerçeklerle yüzleşemeyenler, hayallerle avunurlar.”

Bir örnek verelim: Çanakkale Savaşı’nda Türk ordusu, İngilizlere geçit vermedi. Bundan sadece birkaç yıl sonra 1922 yılında, Türk ordusu Trakya’ya geçmek istedi. Bu kez, Boğazları ve İstanbul’u işgal eden İngilizler Türklere izin vermedi. 

Bir örnek daha: Çanakkale cephesinde askerlerimiz, Hıristiyan Avrupa’ya geçit vermemek için can verdiler. Bu askerlerin atalarının sarıklı mezar taşları “şapka devrimine muhalefet” gerekçesiyle, balyozlarla tahrip edildi. Bakınız: Eyüp Sultan’daki Mihrişah Sultan Külliyesi Haziresi.

Rahmetli Nurettin Topçu şöyle söyler: “Zaferin değerini kazananlar bilmez, onu mağluplara sorun.”

Devam edelim.

Her yıl 30 Ağustos’ta ‘zafer’ olarak kutladığımız savaşa da bir göz atalım. Bakalım, niçin savaştılar, sonra ne oldu?

Otuz Ağustos’tan önce, Ege adaları Yunanlıların ve İtalyanların eline geçmişti. Hatalı politikalar yüzünden, bugün de, bu adaların hepsi Yunan bayrağı dalgalanıyor. 

Otuz Ağustos’tan önce, Misak-ı Milli sınırları içinde bulunan Musul vilayeti İngiliz işgali altındaydı. Şimdi de Amerikalılar bölgede cirit atıyorlar.

Otuz Ağustos’tan önce, Anadolu toprakları misyoner kaynıyordu. Bu tarihten sonra, illerimiz, ilçelerimiz ve hatta köylerimiz misyonerlerle doldu. 

Otuz Ağustos’tan önce, Ege ve Akdeniz’deki birçok kıymetli arazi yabancıların elindeydi. Yabancılara toprak satışının kanunlaşmasıyla, bugün de, binlerce dönüm arazi yabancıların elinde bulunuyor.

Şurası bir gerçek: Dün ile bugün arasında, değişen pek bir şey yok. Hatta aleyhimize gelişen bazı şeyler var. Kuşkusuz, bu durum savaşanların suçu, günahı değil. Bir suçlu varsa, savaşın sağladığı imkânı iyi değerlendiremeyenlerdir. Bir kez daha bakınız: Lozan Antlaşması.

Karar sizin: İster Anadolu’yu kurtardık diye sevinin, ister şurayı ve şurayı kaybettik diye üzülün.

 

  • HakikatHakikat2 ay önce
    Doğru söylüyörsun ağabeyim.Kazanılan bir şéy yok hayalle kendimizi...netice fıss..savaşanlara bak üzerinde yaşayanlara...