• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

BATI VAHŞETİ VE İSLAM BİRLİĞİ

6 Yorum
Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Helal olsun

Düşüncelerinize ve yazılarınızda bende katılıyorum helal olsun
  • 3 Gün Önce

!!!!!!!!!!

İslam Birliği nasip et YARAB Ümmete acilen yeter artık uyan Müslüman
  • 4 Gün Önce

Okur

Ne İslam Birliği? İki Müslümanı'n diyen bir araya gelse birbirini nasıl aldatsam diye düşünüyor, kuru kalabalıklar bir araya, gelse ne olacak ki! Ağzıyla Müslüman' ın diyen çok, lakin yok!
  • 4 Gün Önce

Mustafa

İmanın karşısında küffar hep birliktir. Küf farın karşısında müslümal liderler sus pus. Caresizlere yardim eden her kişi şimdi dua edelim ya Rab rüzgarı kuzeyden güneye doğru estir ki İsrail atom bombası kullanacak ülkemize zarar vermesin diye dua
  • 4 Gün Önce

ahmet

Önce sus pus olanları def etmekle başla işe bence

Mehmet Acar

Sayın Ali Ali Erkan Kavaklı 22 Mart 2026 A Ali Erkan Kavaklı hislerime tercüman olan 22 Mart 2026 tarihli 'Batı Vahşeti ve İslâm Birliği' yazınızı okudum. Allah kaleminize güç versin. Ben de 18 Mart'ta takipçilerime gönderdiğim yazıyı size gönderiyorum. Allah'a emanet olunuz. MİLLÎ RUH VE SAVAŞ AHLÂKI Sultan Alparslan’ın, 1071 yılında Malazgirt Zaferi’nin ardından esir düşen Bizans İmparatoru Romen Diyojen’le arasında geçen konuşma adeta bir ders niteliği taşıyor. Bizans İmparatoru Romen Diyojen, Türkleri Anadolu’dan atmak için parayla topladığı askerlerle birlikte Malazgirt Ovasına doğru yürüyordu. Papa’dan gördüğü yardımla kibiri daha da artan Diyojen etrafındakilere, “Dünyada benim ordum kadar kuvvetli bir ordu var mı?” diye soruyor, “Alparslan’ı atımın kuyruğuna bağlayıp sürükleyeceğim veya bir kafesin içinde ülke ülke gezdireceğim.” diyordu. 25 Ağustos 1071 Cuma günü iki ordu Malazgirt Ovası’nda karşılaştı. Alparslan’ın ordusu, Diyojen’in ordusunun dörtte biri kadardı. Kıran kırana geçen mücadelenin sonunda zafer Türklerindi. Tekbir sesleri Malazgirt Ovasının üzerinde uzun süre çınladı. Sonunda zafer Türklerindi ve Romen Diyojen, Alparslan’a esir düşmüştü. Alparslan, çadırına aldırdığı esir imparatora sordu: “Beni yakalasaydınız ne yapardınız?” Romen Diyojen, utana sıkıla cevap verdi: “Atımın kuyruğuna bağlayıp sürüklerdim ya da bir demir kafese koyup ülke ülke gezdirirdim.” Alparslan: “Peki benim size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordu: “Ya beni hemen idam edeceksiniz ya da zaferinizi kutlamak için benim yapmayı düşündüğüm gibi demir kafese koyup ülke ülke gezdireceksiniz.” dedi. Sultan Alparslan, yanındakilere Romen Diyojen’i işaret ederek, “İşte aramızdaki fark!” dedi. Sonra tekrar imparatora döndü ve “Sizi serbest bırakacağım.” dedi. Romen Diyojen aldığı cevap karşısında dondu kaldı. Söyleyecek hiçbir cevap bulamadı. Olduğu yere çökerek, “Ne kadar büyük olduğunuzu şimdi anlıyorum.” diyebildi. Çanakkale’ye İngilizler adına savaşmaya gelen bir Anzak anlatıyor: (ABD’de Dr. Ömer Musluoğlu’na Çanakkale’de yaralı olarak esir düşen ve yaraları iyileştikten sonra Avustralya’ya gönderilen bir Anzak’ın anlattıklarından) “Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de, orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak’tım. Avustralya Anzaklarından. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. Biz de inandık İngilizlerin sözlerine. Savaşmak isteyenler arasına katıldık. Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyorlarmış. Biz gemilere doldurup Mısır’a getirdiler o zaman. Mısır’da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havaî fişekler geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman ... Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi, Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.” “Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice, bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime: Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar ... veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine getirmişler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla: “Yazıklar olsun bana!” Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum. Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz Milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış.” Çanakkale Savaşının en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu: - Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim? “Delirdin mi?” der gibi baktı teğmen. -Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuştur. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma. Asker ısrar etti. Teğmen: - Peki, git o zaman. İnanılır gibi değildi. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü: - Sana hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bak haklı çıktım. Bu zaten ölmüş. - Değdi teğmenim, dedi asker hıçkırarak. Gene de değdi, çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için. “Geleceğini biliyordum.” diyordu arkadaşım... Yunan Generali Nikolaos Trikopis Kurtuluş Savaşı sonrası esir düşünce: “2 Eylül 1922 gecesi, Türk askerlerine esir düştüm. Sağ kalan birliklerimiz, İzmir’e doğru kaçmaya çalışıyordu. Bu, bizim için büyük bir mağlubiyetti. Beni, önce Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya götürdüler. İsmet Paşa da, beni yanına alarak, Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna çıkardı. Mustafa Kemal Paşa, beni mert bir askere yakışır şekilde kabul etti. Kendisinin şu sözlerini o gün bugün hiç unutmadım: “Üzülmeyin general; siz, görevinizi sonuna kadar yaptınız. Askerlikte mağlup olmak da vardır. Napolyon da vaktiyle esir olmuştu. Siz bizim misafirimizsiniz. Yakında her şey düzelecektir. İstirahat ediniz.” Mustafa Kemal Paşa’nın bu ince ve nazik davranışı üzerine, bu büyük komutana karşı içimde hayranlık duymaya başladım. Aslında, bizim Anadolu’da ne işimiz vardı? Biz, yabancı devletlere alet olduk. Sizden de, bizden de bunca insan öldü. Bu kadar şehit verdik. Sonunda ne oldu? İşte, bugün kardeşiz. Hata idi Anadolu harekâtı; hem de muazzam bir hata...” demiştir. ABD’nin donatıp üzerimize saldığı PKK’dan teslim olanlara ve çatışmalarda yaralı olarak yakalanan teröristler ile güya Kürtlerin haklarını arayan Kürtçe bile bilmeyen esas adının Artin Agopyan olan Ermeni Abdullah Öcalan’a da yapılan muamele 1071 ve 1918 yıllarında olduğu gibidir. Bakın Artin Agopyan olan Ermeni Abdullah Öcalan Kenya’dan uçakla getirilirken elli yıla yakın bebek, genç, yaşlı, ihtiyar demeden binlerce insanımız ile güvenlik görevlilerimizin katli için emir veren, verdiği emri de ikrar eden Artin Agopyan olan Ermeni Abdullah Öcalan’ın tedirginliğini gören uçakta Türk görevli esas adı Artin Agopyan olan Ermeni Abdullah Öcalan’a: “Sen şimdi bizim misafirimizsin. Şimdi sana bir şeyler sormak istiyorum. Rahat ol. Kendini öyle sıkıntıya sokma. İstediğin bir şey varsa...” diyor. 1071’de, 1918’de ve günümüzde daha doğrusu Türklerin tarih sahnesine çıktığından beri bir savaş ahlâkının ve millî bir ruha sahip olduğu değişmemiştir. Moskova'daki Çin Büyükelçiliği tarafından II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Amerika Birleşik Devletleri tarafından bombalanan ülkelerin ve bombalandıkları tarihlerin belirtilmesinden sonra: “• Batı dünyası Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı hiç öfke gösterdi mi? • Ona karşı hiç yüksek sesle, birleşik bir kınama oldu mu? • ABD eylemleri nedeniyle hiç yaptırımla karşı karşıya kaldı mı? ‘Uluslararası toplum’ dediğimiz tüm bu küresel sistem sessiz bir seyirci olarak kaldı; ABD bir haydut gibi ülkelere saldırıp hayallerini korkunç kâbuslara dönüştürüyor. Kınama yok. Azarlama yok. Hoşnutsuzluk belirtisi yok. Sadece korkak, utanmaz ve ikiyüzlü bir küresel vicdan. İran, İsrail'e misilleme saldırısı başlattığında, ABD ve müttefikleri İran'ı hemen ‘küresel tehdit’ olarak etiketledi. Bu saldırgan kampanyaya yanıt olarak, Çin büyükelçiliği dünyaya gerçek tehdidin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana 30’dan fazla ülkeyi bombalayan ülke olduğunu hatırlatmak için bu listeyi yayınladı. Çin'in tutumu açık: ABD’nin konuşacak ahlakî bir temeli yok; geçmişi ve bugünü insan hakları ihlalleri ve küresel saldırganlıkla dolu. Çin bu listeyi yayınlayarak daha geniş bir mesaj gönderdi: “Dünya gerçek tehlikenin kim olduğunu hatırlamalı. Batı medyası ve hükümetleri ikiyüzlülükle hareket ediyor. ABD toplu katliamlar yaptığında sessiz kalıyorlar.” Bu hareket sadece diplomatik bir jest veya bilgilendirici bir açıklama değil; aynı zamanda ABD ve müttefikleri tarafından dayatılan tek taraflı anlatıya karşı siyasî bir yanıt ve ahlâkî bir suçlama belgesi.” denilmektedir. Türk’ün savaş ahlâkında AMAN DİYENE KILIÇ SALLANMAZ.” ilkesi vardır. Türklere bir imparator, bir general, savaşan bir er ya da herhangi bir terörist de esir düşse aynı muameleye tabiî oluyor. Türkler bu ruhla savaşları kazanmışlardır. Bu ruh ‘Millî Ruh’tur. Dünya bizdeki bu ‘Millî Ruh’u yok etmek için halâ üzerimize gelmektedir. İnşallah bu ‘Millî Ruh’u yok edemeyecekler. Mehmet Acar 18 Mart 2026 Kızılcahamam
  • 4 Gün Önce
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23