Yılbaşı sonrası düşünceler
Mahallelerde sokağa taşan bir şey görülür müydü? Hele o gece, patlamaların, mümayişlerin yeri göğü istilâ etmesi şeklinde bir hal yaşanır mıydı? ‘Aman bir atlatsak!’ ürküntüsü duyulur muydu? Şartlar çok ağır, ciddi bir geçim, terör, vahşet sıkıntısı yaşanıyor. İnsanlar tedirgin ve huzursuz. Dekor değişti ve parlaklaştı. Ama o değişen dekor içindeki sıkıntılar daha da arttı. Mukayeseyi bu esasa göre yapmak lâzım. Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de, Doğu ve Batı’da, Afrika ülkelerinde, Afganistan’da, Çeçenistan’da Türk ve İslam dünyasında yaşananlar. Oluk oluk akan Müslüman kanı. Mazlum, mağdur, mahzun Müslümanlar… Yetim, kayıp çocuklarımız…
Ama “yılbaşı” bazılarına bunların hepsini unutturuyor! Bir rüya mı görülmek isteniyor, bir kaçış yolu mu aranıyor, uyuşmaktan mı medet umuluyor, kendi kendini aldatmak mı haz veriyor, nedir? Bir yılın tamamlanması, insanı düşünceye sevk etmelidir. Nasıl geçti bu bir yıl? Gelecek yıla nasıl başlıyoruz? İnsan fıtratı, zamanın akışına böyle bakacak bir yapıdadır. Normali budur. Güneş batarken birinin “yaşasın, güneş battı” diyerek, oynamaya, zıplamaya, kahkaha atmaya başladığını görseniz nasıl karşılarsınız?! Yıl biterken aynı şeyleri yapanların hali bundan farklı mıdır? ‘Yılbaşı geldi’ diye ‘vur patlasın, çal oynasın!’la gününü ve gecesini böyle geçirenler bugün uyuşmuş vaziyetteler. Sonra? Ne yaptı bu insanlar üç-beş saat önce? Şimdi çekildiler, “yarı ölüm”e benzeyen bir teslimiyet içinde uyuyorlar. Ne kadar geniş bir zaman varmış gibi görünüyor. Sonra saatlerce hopla, zıpla, tepiş. Saatlerce uyu. Aylar, yıllar böyle geçebilir.
Bir de şöyle düşünseler: Şu dakikada binlerce insan ölüyor, binlerce insan doğuyor. Nice hastalar var, her soluk alıp verişte acısını çaresizliğini hisseden. Nice yoksullar, kimsesizler, yalnızlar var… Her dakika, her saniye, kayıp giden bir fırsatı temsil ediyor aslında. Bir manayı hatırlamanın, bir şey düşünmenin, bir noktaya geçmenin fırsatı. Sonra herkes uyanacak ve bıraktığı yerden başlayacak… Nefs muhasebesi yaptıktan, tevbe kapısına sığındıktan sonra devam etseydi hayatına… Uyuşmuş, baygın halinden böyle uyansaydı. Güzel olmaz mıydı?
Biz, Kur’an’ın modern muhatapları olarak Peygamber Efendimizin uygulamalarından, Müslüman toplumun “taklitçi” bir toplum olmaması gerektiği sonucunu çıkarırız. Hâkim unsuru Müslümanlar olan fakat güvenilmez unsurların da bulunduğu bir ortamda İslâm cemaatini oluşturan bireylerin birbirini uzaktan görünce tanıyacakları birtakım âlâmetlerin lüzumu neticesini çıkarabiliriz. “Yılbaşı kutlamaları”na bir de bu açıdan bakmak icab etmez mi? Benzeme yönüne göre Hadisimiz, Müslümanların bu nazik ve çok ciddi durumlarını belirlemekte ve diğer ümmetlere benzememe konusunda genel bir kaide olarak, başkalarına benzeyenlerin, benzeme yönlerine göre, benzedikleri millet hükmünü alacaklarını bildirmektedir. Öte yandan başkalarına benzeme konusundaki yasak, bilim ve teknikle ilgili konuları kapsamamaktadır. Bu konularda en ileri ve güncel gelişmeleri takip etmek, daha ileri atılımlar gerçekleştirmek ümmetin bir başka ve önemli görevidir.
Unutulmamalıdır ki, ümmet-i Muhammed’in kendi özellikleri içinde varlığının, gücünün ve üstünlüklerinin hâkimiyeti, günlük hayatın, İslâm’a yabancı unsur ve propagandaların olumsuz etkisinden uzak tutulmasıyla sağlanabilecektir.
En mükemmel dine ve en doğru yola sahip olmanın haklı güveni ve derin sorumluluğu içinde inançlarımızın hayata yansıması demek olan İslâmî âdet ve geleneklerin ümmet-i Muhammed tarafından korunması, “tutuculuk veya çağdışılık” suçlamalarına rağmen, bu ümmetin mutlu geleceğinin başlıca teminatıdır. Çağdaşlığı, her konuda ilkesizlik olarak anlayan ve uygulayanlar, bu soylu düşünce ve tavrı anlamakta elbette güçlük çekeceklerdir.
Yarınlara kendisi olarak ulaşmak ümmet-i Muhammed için büyük görev ve bahtiyarlıktır.
Gerçekten de önceleri azıcık dini duyarlılığı olan insanlar yılbaşı kutlamalarına zinhar cevaz vermezlerken, şimdilerde bazı ilahiyatçılardan bile şöyle yorumlar duyabilmekteyiz:
Efendim yılbaşı kutlamaları artık bir dinin alamet-i farikası olmaktan çıkmış, bütün bir insanlığın ortak kültürü haline gelmiştir. Haram işler yapmadıktan sonra bu kutlamalara katılmanın bir sakıncası yoktur!
İşte bu tür fetvalar kültür etkileşiminin bizi nerelere getirdiğinin göstergesidir. Önce kültür sızması, ardından akidenin etkilenmesi gelir. Ve bazılarının hayalini kurduğu bir dünya dinine doğru evrilirsiniz. Herkesle kardeşlik edebiyatına kapılırsınız. Oysa bu hayal cazip görünse bile hiçbir zaman gerçekleşmez.
Müslüman müslümanca düşünmek zorundadır. O halde şimdi anlamını vereceğim nasları doğru anlama zorunluluğu vardır. Bunlar birisinin ilgi alanından çıkmışsa sözümüz zaten ona değildir. Buyurun:
“Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar, siz onların milletinden olmadıkça sizden asla hoşlanmayacaklardır.” (2/122)
“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler.” (3/28)
“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler onların yanında izzet/şeref mi arıyorlar. Oysa izzet bütünüyle Allah”ındır.” (4/139)
Bunlar Kur’an-ı Kerim ayetleri. Bir de şöyle hadisi şeriflere bakalım:
“Siz önceki milletlerin uygulamalarını adım adım, karış karış izleyeceksiniz. Hatta onlar gidip bir keler (sürüngen) deliğine girseler siz de oraya girmeye çalışacaksınız. Yahudileri ve Hıristiyanları mı kastediyorsun, dedik. Evet, başka kim olacak!” Buyurdular. (Buhari)
Evrensel bir dünya görüşüne, daha doğrusu dünya dinine doğru evirilmekte olup olmadığınızı bu naslar karşısındaki tavrınızdan anlayabilirsiniz. Kendiniz olma, birilerini ötekileştirme değildir. Kimlik ve kişilik farklılıklardadır. Eğer sizi siz yapan farklılıklarınız yoksa siz zaten ötekileşmişsiniz demektir.
NOT! (Hazırladığım ‘Tefekkür Sayfası’nda, Yılbaşı ile ilgili yazı ve bilgilerde Prof. İsmail Lütfi ÇAKAN ile Prof. Faruk BEŞER’in kitaplarından istifade edilmiştir. İFAV ve Nun Yayınları)







