--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Yılbaşı Hassasiyetimizi Kaybetmeyelim!

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Her yılbaşı gelip çattığında hayatımızda mecazî terör diye bir olgunun varlığını hissederiz. Yılbaşı hazırlıkları ve kutlamaları da bu olgulardan biri. 

Şiddet sadece terörde, futbol sahalarında olmaz. Kutlama gösterilerinde ürpertici bir “şiddet” eğiliminin var olduğu aşikâr. Düğünlerde, nişan ve nikâhlardan, asker uğurlamalarına varıncaya kadar. Silahlı kutlamanın ölümle biten sonuçları toplumun içler acısı halinin de resmi. Yılbaşının arefesindeki bugünlerde ‘günah/haram sektörü’ çok yoğun. Kumarından içkisine, fuhuş ve rezilliklerden israfa kadar. Anormalliklerin normalleştiği, fıtrata ters ne varsa tabiileşme olarak görünür hale geldiği bir toplumda yaşıyoruz. Batı’da bile bu çeşit bir ilginin bu derece yaygın biçimde var olduğunu zannetmiyorum. Olumlu haller kendi içinde, olumsuz haller de kendi içinde geçişlidir, akrabadır. Herkes, cesaretinin ve gayretinin elverdiği ölçüde ileri gider. Menfide de öyledir, müspette de. 

Alışverişler, medya pompaları, cazip reklamlar hazırlıklar; ne oluyor, ne olacak? Bu iş iyice çığırından çıktı. “Şu bir bitse de, kurtulsak” demeyen kalmadı neredeyse. Otur, düşün be kardeşim! Ömründen bir yıl daha gitti. Ne yaptın bu yılda, neler başına geldi, nereye gidiyorsun? Kimler kaldı geride? Sen bundan sonra ne yapacaksın? Bu hayatın mânâsı ne? Sen o manaya uygun mu yaşıyorsun? Yanındakiler, etrafındakiler, nasıl yaşıyor? Sorumluluğun, mutluluğun icapları nedir? Çok dramatik bir hal içindeyiz. Bu hal ve tavır; meselelerin en önemlisi. Çünkü hassasiyet varsa; umut her durumda vardır, her mesele bir gün çözülebilir. Ama hassasiyet kaybolmuşsa, hangi meseleyi kim çözecek?

Her hal ve şartta dinini yaşamaya çalışanlar, öncelikle ‘imanını muhafaza’yı önceleyenler ister istemez âyet ve hadis-i şerifler ölçüsüyle hareket etmeye mecburdurlar.   

İslamiyet, Allah’ın yarattığı insanları, “Allah’a kul olma kişiliği”ne sahip kılan, bu sebeple de Müslümanların her yaptıklarını bilinçli olarak yapmalarını isteyen; eyyamcılığı, kör taklitçiliği ve uydum kalabalığa anlayışını asla tasvip etmeyen bir dindir. Tavizci tavırları ve iradesizliği değil; kendi değerlerine sonuna kadar ve kendine has özellikleri içinde sahip çıkan soylu davranışları istemektedir. İradesini olumlu yönde kullanma, harama bulaşmama!

Kabul etmek gerekir ki, en büyük tehlike inançta başkalarına benzemektir. Şeklî benzeme de tehlikelidir. Çünkü benzeme, taklit edilenlerin bütün değerleriyle benimsenmesine ve onlara tam bir uydu olmaya kadar uzanır. Hayat tarzı, dünya görüşünü, dünya görüşü inancı etkiler. Bunun anlamı şudur; siz birilerinin kültürünü aldığınız oranda onların inancını da almış olursunuz. Bunu aldığınız oranda da kendi inancınızı kaybetmektesiniz. İşte başkalarına benzemeye çalışma, yani buna özenme, sonuçta sizi o başkaları gibi yapar. Bu sebeple Müslümanların İslâm kimliğine her halükârda sahip olmaları şarttır. Sömürgeci güçlerin ve çıkarcıların söyleye geldiği gibi, “zaman sana uymazsa, sen zamana uy” kolaycılığını ve bukalemunluğu asla benimsenmez. Dinimiz, Müslümanlara ‘hayata uyma’yı değil, ‘hayatlarını Hakk’a uydurma’yı hedef olarak göstermektedir. Bu temel tesbit ve ilkenin belgeleri âyet ve hadislerdir. Kendi görüşü, azmi, iradesi olmayan, her önüne çıkan kişi ve ideolojiye hemen tâbi olan, bir düşünce ve inanç üzerinde sebat etmeyen, kaypak, kişiliksiz, eyyamcı, çıkarcı kişiler kınanmaktadır. Buna biz, ‘evet efendimci’, ‘şakşakçı’, gününü gün etme adına, her işini başkalarının arzu ve isteklerine göre ayarlayan, örf-adet, din-iman, millî-manevî değer kaygısı gütmeyen tip de diyebiliriz. Takdir edileceği gibi, her seviyedeki taklitçiliğin temelinde böyle bir şahsiyet kusuru yatmaktadır. Şayet böylesi bir kusur toplum çapında bir yaygınlık kazanırsa, o takdirde millî kimlik ve değerleri başkalarına peşkeş çekme, ne pahasına olursa olsun, taklit edilen milletlere benzeme seviyesizliğine düşülür ki, hiçbir yaldızlı söz ya da slogan bu düşüklüğü örtbas etmeye yetmez. Dolayısıyla böylesi bir topluma da kimse kıymet vermez. Millî bir plan, millî bir irade, millî bir düşünceden yoksun, ya da vazgeçmiş milletler, sınırsız bir taklit ve aşağılık duygusu içinde, kendilerine empoze edilen hayat tarzlarına sarılmayı bir fazilet, bir üstünlük, hatta çağdaşlık olarak değerlendirir ve aksi düşünceleri suçlamaktan asla çekinmezler. 

Müslüman şahsiyeti/kimliği/kişiliği âyet ve hadislerle yahut sünneti seniyye ile hayat bulmalı, yaşamalı ve yaşatmalıdır. Zaten bu hususta hadisler, Müslümanları tam bir İslâm şahsiyetçiliğine çağırmakta, farklılık ve haklılıklarını her zaman ve her yerde korumalarını istemektedir. Müslümanlar, toplumun gidişinin iyi mi kötü mü olduğunu dikkate almalı, mutlaka kendileri, ihsan (iyilik) istikameti üzerinde olmaya, çevrelerini de bu istikamete (çizgiye) çekmeye gayret etmelidir. Hayırlı ümmetten olmanın şartları, “Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet olsun. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.” (3/104) âyetiyle de uyarılmıyor muyuz? “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet olmak üzere vücuda geldiniz, ma’rufu emredersiniz, münkirden nehy eylersiniz ve Allah’a inanır iman getirirsiniz” âyetiyle de… (Âli İmran sûresi 110. Âyet)

Bizler, zamana ya da topluma uyma diye bir görevimizin olmadığını bilip asla kötülüğe, yanlışlığa (harama) haksızlığa iltifat etmemeliyiz. Kendi değerlerimizle irtibatlıyız. Tek başımıza da kalsak doğruya, iyiliğe ve hakka sahip çıkmalıyız. Bizden beklenen budur

“Ey inananlar, eğer kendilerine kitap verilenlerden (herhangi) bir gruba uyacak olursanız, sizi imandan sonra küfre döndürürler.” (Al-i İmrân sûresi 100. Âyet)

Açıkça görüldüğü gibi bu ayetler, başkalarını taklidin sonunda köklü ve itikadi değişim yani bozulma ve sapıklığın bulunduğunu haber vermektedir. O halde en mükemmel dine sahip olan Müslümanların, kendi özellikleri içinde kalmaları, hem en ciddi kimlik görevleri ve hem de en vazgeçilmez haklarıdır. Kabul etmek gerekir ki, en büyük tehlike inançta başkalarına benzemektir. Ancak şeklî benzeme de tehlikelidir. Çünkü benzeme, taklit edilenlerin bütün değerleriyle benimsenmesine ve onlara tam bir uydu olmaya kadar uzanır.

Başkalarına benzememek İslâm’da pek büyük önem arz etmekte ve çok geniş bir yer tutmaktadır. Peygamberimiz, çoğu kere ehli kitaba, mecûsîlere veya kâfirlere benzememeyi, nehiy gerekçesi olarak göstermiştir. Bu arada bazı hadislerde de Şeytan’ın aynı şekilde nehy (yasak) gerekçesi yapıldığını hatırlarsak, başkalarına benzemeye kalkışmanın ne ölçüde sakıncalı bir davranış olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Bu konuda yüce kitabımızın şu ikazı ne kadar anlamlıdır: “Mü’minler, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; onlar üzerinden uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı. Çoğu yoldan çıkmış kimselerdi.” (Hadid sûresi 16. Âyet) Bir başka ayette de açıkça “Sizden kim onlara yönelir, onları dost edinirse, onlardandır” (Maide sûresi 5. Âyet) hükmü yer almış bulunmaktadır. 

Sevgili Peygamberimiz ise bir hadîs-i şerîflerinde “Bizden başkasına benzeyen bizden değildir” buyurmaktadır. (Tirmizi) Buraya kadar zikrettiğimiz ayet ve hadisler, İslâm ümmetinin günlük yaşayışında başkalarına benzemekten azamî ölçüde sakınmasını, kaçınmasını gerekli kılmaktadır. Bu meselede asıl hedef, bize ait özelliklerin ve güzelliklerin yaygınlaştırılması olmalıdır. 

NOT! (Hazırladığım ‘Tefekkür Sayfası’nda, Yılbaşı ile ilgili yazı ve bilgilerde Prof. İsmail Lütfi ÇAKAN ile Prof. Faruk BEŞER’in kitaplarından istifade edilmiştir.  İFAV ve NUN Yayınları) 

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle