Türkiye bir devamlılığın adıdır
Türk milleti, etnik farkları kaynaştırıp ölümsüzleştiren manevileşmiş tarihi varlığıyla bir bütündür. Tük milleti Müslüman’dır. Dinini kaybedince milli özelliklerinin bütününü kaybeden ve milliyeti ile maneviyatı birbirinden ayrılmaz hale gelmiş böyle bir insan topluluğu mevcut değildir. Türkiye’de Müslüman azınlık yoktur. “Türk” kelimesi, milli planda, bir ırkın değil, ırkını manevileştirmiş bir millete mensubiyetin adıdır. Türkiye, Türk milletinin anavatanıdır. Din-dil tarih şuuru millî sıhhatin teminatıdır. Millet olmak; manevi, tarihi ve idealist bir gönül beraberliği içinde bulunmaktır. Bir kafatası meselesi değildir. Millet, yaşayan nüfustan ibaret değildir. Türk milleti, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın İslam’ı en güzel biçimde yaşamış bütün insanlarının manen içinde bulunduğu bir büyük beraberliktir. Türkiye’de hiçbir zaman “etnik imtiyaz veya mahrumiyet” söz konusu olmamıştır. Aslen ve fiilen, sınıfçı-kastçı bir geleneğimizin olmaması, cemiyetimizi tam bir kaynaşma dokusuna, sahip kılmıştır. İfrat, asabiyet, efdaliyet hastalığı bu kaynaşmayı bozmuştur. Birlik beraberlik, et tırnak kaynaşma hali bırakılıp etnik (ırkîlik) öne çıkıp Batı’nın emrinde hareket edilince âdeta çimentosuz harç yapmaya çalışılmıştır. Türk, müşterek milli addır, unvandır, mensubiyettir, hepsine şamildir. Manevi ihmalin kaybı geneldir. Millî Eğitim’in gayri-i millî mahiyetinden doğan zafiyet, bir takım istismarlara zemin hazırlamıştır. Bir takım kasıtlara cesaret vermiştir. Millet, kavim demek değildir. Bir kavim ancak manevileşme sürecinden geçerek medeni bir hal aldıktan sonra millet olur. “Millet” kavramının bizdeki derin manası düşünülürse, bizim işimizin ne kadar kolay olduğu çok daha iyi anlaşılır. Ama maalesef, taklitçi ve tepkici terslikler sebebiyle, bu hususta bile Batı’nın gerisine düşmüşüzdür. En büyük terslik Batı uşaklığıdır. Batı ve bütün şer ittifakı içinde olan iç ve dış devlet düşmanları; manevi değerleri reddedip organik ve maddi unsurları öne çıkararak bölücülüğe (terör örgütleriyle PKK gibi ve siyasi temsilcileri HDP gibi) yeni bir devlet ve yeni bir yurt (vatan değil) kurma eylemleri toplumun huzurunu kaçırmıştır. İslâmî kimliğin (kendi değerlerimiz) yerine sekülerizmi, putlaştırıp kutsal haline getirdiler. Kürtlerle Türkler bu ülkede birbirine omuz verdiler, tarihin akışını değiştirdiler. Selahattin Eyyubiler yetiştirdiler. Bu ‘omuz verme’ yapısının yerine ‘omuz vurma’yı koyarak etle tırnağı ayırdılar. İslâm’dan arındırma dönemini bölücülüğü (Kürtlere) yaşattılar/yaşatıyorlar. İslâmî kimlik buharlaştırılınca/kaybettirilince “İslâm Kardeşliği”nin kuşatıcılığının, samimiyetinin, şefkati merhamet ve rahmetinin yerini vahşet, canilik ve katliam aldı. Çürüyen kökler, çatlayan temeller, o gövdeyi ayakta tutabilir mi?
Doğu’nun Güneydoğu’nun insanları kardeşimizdir, canımızdır. Batı’nın, Kuzey’in, Güney’in, Orta’nın insanları da aynıdır. Hepimiz aynı milletin evlatlarıyız. Maddi ve iktisadi coğrafya farkları, bizde, beşeri ve kültürel “cast” tecridi manasına hiçbir zaman gelmemiştir. Herkes her yerde olabilmiştir. Bütün bölgelerin insanları birbirine kız vermiş birbirinden kız almıştır. Hiçbir bölgenin insanı, ayrı bir statünün sahibiymiş gibi mütalaa edilmemiştir. Doğu’nun meselesi, Feodal (aşiret-ağa esasına bağlı) bir yapıya sahip olması meselesidir. O sosyal yapının, istismarlara müsait bir zemin teşkil etmesi meselesidir. Meselenin etnik bir yönü, aslen, kesinlikle yoktur. Bizim meselemiz “kimlik aramak” değil, “var olan kimliğimize sahip çıkmak ve layık olmak” meselesidir. “Kimlik Bunalımı” denilen hadise, manevi-milli kültür temellerinin ihmalinden doğmuştur. Kimliğin kuşatıcı ve mana kazandırıcı muhtevasını yaşayamadığınız için; bağlantıları kuramazsınız. Bu da bir kişilik problemidir, kültür ve düşünce problemidir. Nefsimiz var, ailemiz var, sülalemiz var, semtimiz var, şehrimiz var, bölgemiz var, vatanımız var. Ve inançlarımız var, insanlık alemi var. Reddetmek de yanlış, taassup göstermek de yanlış. İkisi de şahsiyet buhranlarına düşürür; yozlaşmaya götürür. Kimlik meselemiz aslen yok. Meselemiz kişilik meselesidir. Osmanlı’nın yaptığını, aynı dile aynı ırka sahip bulunanlar yapamadılar. Sonra neden bozuldu. Batı bozdu. Bozabildi, çünkü devletin teminat temelleri çöktü. Türkler devlet kurmuşlar, onun yükünü taşıyorlar. Rumeli fetihlerinin “evlad-ı fatihan”ı Anadolu’nun yedi göbek “asliyeti-kökü” olan Müslüman-Türk aileleriydi. Bu, devletin hâlâ mahfuz bulunan resmi belgeleriyle sabit hakikattir. Türklüğümüzle değil, İslamlığımızla övünmüşüzdür. Öyle olmasaydık, öyle bir devlet kuramazdık. Avrupalı bizi bilirdi, Müslüman olana “Türk oldu” derdi. İslam ve Türk kelimeleri Osmanlı zamanında özdeş hale gelmiş gibiydi. Bu, halkın, cemiyetin yaşayan hakikatiydi. Hayatımızın tabii haliydi. Bizim meselemiz siyasi olmaktan önce fikridir. Fikren halledilmemiş meseleler siyaseten halledilemez. Fikren halledemiyoruz, fiili zorluklar ondan doğuyor. Niçin fikren halledemiyoruz? Çünkü “batıcılık” illetinden kurtulamıyoruz. Doğru olan tesbit şudur: “Milli-manevi eğitim ihmali” bütün bölgeleri etkilemiştir ve “etkilenme” bölgelerin özelliklerine göre yaşanmıştır. Milli-manevi yapının yeterince geliştirilememesi umumi olarak yaşanmıştır. Batılısında da Doğulusunda da yaşanmıştır. Milli ve manevi vahdet, sadece yan yana ve uslu uslu durmaktan ibaret değildir! O vahdet, muayyen değerlerin canlı tutulmasından ve hayata yön vermesinden doğan bir neticedir. Milleti millet yapan değerlere önem verilseydi ve onların sosyal hayatımızı yönlendirmesi sağlansaydı böyle mi olurdu?
Ülkenin bölünmezliği ve birliği, devletin bölünmezliği ve birliği. Bunlar açıkça savunuluyor, aleyhinde de açık bir şey söylenmiyor. Milletin birliği ve bütünlüğü güçlü olacaktır ki; ülkenin ve devletin birliği ve bütünlüğü korunabilsin. Temel, milletin birliği ve bütünlüğüdür. Gelin görün ki, asıl ihmal edilen de orasıdır. Millet, milleti millet yapan değerler. İnsan hakları, demokrasi, benzeri kavramları, temel olmaz; temele muhtaçtır. Temel de kendi millî manevî değerlerimizdir. Zihnimiz işgal edilmiş, esir alınmıştır. Bir toplumun başına gelecek en büyük felaket; başına geleni bilememesidir. Kendi dünyamızda, kültürümüzde, medeniyet dünyamızda yaşamıyoruz. Milli birliğimiz, tarihi-kültürel beraberliğimizin mahsulüdür. Çatlayan topraklar gibi bu dünya İslam’a susamış. Hasretten yanıp kavruluyor. Bütün doğrular İslam’ın özünden gelir. İslam’ın özünü yanlış bilen, tarihi-sosyolojik-sosyal doğruları da öğrenemez, kendini de öğrenemez, hayatı da öğrenemez. Bizim manevi-milli yapımızı zayıflatacak olan her şey Batı’ya sevimli gelir.
Batı’nın tedirginlik duyduğu yegâne ülke Türkiye’dir. Batı’nın İslam korkusu ortadan kalkmaz. Türkiye’nin tarihi, birikimi, tecrübesi var. Türkiye, dünün Osmanlı’sıdır! Batı’nın derdi, Kürt kimliğinin tanınması falan değildir; Kürt kardeşlerimizin de olduğu “Müslüman Türk kimliği”nin belirsiz hale gelmesidir. Bu oyunu bozmalıyız. Milletimiz için, insanlık için, Allah için bozmalıyız. Türkiye’nin güçlenmesi, bütün İslam Alemi’nin, bütün insanlığın hayrınadır. Türkiye çökerse bütün Müslümanlar altında kalır. Türkiye İslam Alemi’nin kalbidir. Şu haliyle bile öyledir! Bin yıllık gerçeği yüz yıllık yalana yedirmeyeceğiz! Selahaddin Eyyubi ile Fatih Sultan Mehmed’i ayırmayacağız! Dua okurken, İskilipli Atıf’ı bir elimize, Palu’lu Kürt Saidleri öbür elimize koyacağız! Evladı Fatiha’ndan Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan’ı, Filibeli Kenan Rıfai, Trabzonlu Mehmet Rüştü Aşıkkutlu, Başkale Van’lı Abdülhakim Arvasi hazretlerini ayırım yapmadan rahmetle anıyor, Rabbimin bizleri Cennetinde buluşturması için dua ediyoruz.
Peygamberimizin şu çağrısı, kardeşliğin empati üzerine kurulduğunun isbatıdır: “Sizden biri kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe (hakiki manada) iman etmiş olmaz.” Peygamberimizin Veda Hutbesi bir kardeşlik manifestosudur. “Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbiriniz için hürmete layıktır; tıpkı bu gününüz, bu beldeniz, bu ayınız nasıl hürmete layıksa…” derken kardeşliğe çağırıyordu. Yine, “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız Âdem ise topraktandır” derken kardeşliğe dâvet ediyordu. Dün de bugün de ihtiyacımız olan bu dâvete icabettir.







