Tevbemiz tevbeye muhtaç!
İçinde bulunduğumuz şartları, bürokratik ve oligarşik yapıyı, kendini devlet yerine koyanların icraatlarını; pasifliğimizin mazereti olarak gösteremeyiz. “İman varsa imkan vardır” sözü, boşuna mı söylendi? “Allah yokmuş gibi düşünme!” tavsiyesi, “sevgi bedel ister!” sözleri bizi hiç sarstı mı? Bedelsiz sevgi olmayacağına göre biz imanımızın bedelini ödedik mi? “Dünyevileşme hastalığı” bize bulaştı mı? “Gücün ahlakı değil, ahlakın gücü”nün ikamesi için ne yaptık? Ne zaman bizi öldürmeye gelen bizde dirilecek? Bu ve benzeri sorular hiç zihin dünyamızda dolaşıyor mu? Peygamberimizin “elde kor taşımak” misaline hiç kafa yorduk mu?
İmanımız, dâvâ şuurumuz, meselelere bakışımız pratiğe yansımıyor. Sosyal hayatımızda kendini göstermiyor. Bildiklerimiz, okuduklarımız, dinlediklerimiz, anlattıklarımız nakilden ibaret kalıyor. Peygamber Efendimiz’den bahsediyoruz, Allah dostlarının hayatından, mevıza kitaplarından menkibeler anlatıyoruz, ancak yeteri kadar etkimiz yok! Ağırlığımız yok! Gidişat bizi sürüklüyor. Özne değil; nesneyiz. Âyette zikredilen “Üsve-i Hasene” olamıyoruz. Sünneti çağa taşıyamıyoruz. Zaman ve mekan üstü bir hayat nizamını dar kalıplar içine sokmaya çalışıyoruz. Okyanusta bile bir katre olmayan halimizi okyanus zannediyoruz. Boğulmakta olan insanları yüzme bilmediği halde kurtarmaya çalışan insanlar gibiyiz. Eteği tutuşan itfaiyecinin yangını söndürmeye gidişi gibi.
Bugünkü fikri akametin sebebi samimiyetsizliktir. Akıl, istikamet dengesinden kopmuşsa, mazeret üretmeye yarar, taklit şaklabanlıkları yapar. İslam son hak dindir, mükemmeldir, bütün zamanlara ve mekânlara hitap edicidir. İrtibatlı olunması gereken Kur’an-ı Kerim’dir, sünnettir, onları anlatan birinci derecedeki ilmi eserlerdir. Yorumlar sonra gelir, fikri yorum sonra gelir, tasavvufi yorumlar daha sonra gelir. İlmi şuur ve disiplin, yorumların sıhhat şartını oluşturan bir teminattır. İlim olmayınca, tasavvuf ve tefekkür alakaları, yolu tıkanmış (kesilmiş) durgun bir nehire döner.
Sıhhatini koruyarak, bereketini koruyarak asıl ile yorumu ayırarak kavramları yerli yerine koymalıyız. Hiçbir toplumun tarihsel ve geleneksel pratikleri “İslam’ın evrensel hayat tarzı” adıyla dine dahil edilemez. Kötülerin hayat tarzıyla iyi olunamaz. İslam’ın etkisi, hayat tarzı oluşturma gücünden kaynaklanır. Mümininden her hal ve şartta kendine uygun bir tarzda inşa edilmiş hayat talep eder. Dinimiz, hayat tarzımızdır. Tartışma, felsefe, istikametsiz düşünme, ciddiyetten uzak, magazin malzemesi haline getirme ve düşme vahimdir, felakettir.
Bir yanlışı işaretlerken, hemen bir başka yanlışın tehlikesine dikkat çekme ihtiyacıyla karşılaşıyoruz. Öyle bir kaygan zemin oluşturulmuştur ki, bir çukurdan kaçınma hamlesi yaparken diğerine düşebilirsiniz. Kaygan zeminde “istikametli yürümek” ne kadar zor Ya Rabbim! Ölçüleri terk etmek yahut delmeye çalışmak ne kadar kötü ise, zahirine, kabuğuna takılıp kalmak da o derece kötüdür. Ölçümleri yanlış olanların, ölçtükleri de yanlıştır.
İslamî hayat tarzı ve o güzelim kaynakları dışında kafalarına göre yorumlar yaparak zaman zaman fikir (!) beyan edenler önce konuştukları sözlerin dayandığı kavramları öğrensinler. “Prof” payeli “bu kadar cehalet tahsilin işi” dedirten kişiler hiç olmazsa hangi mülahaza ile olursa olsun bu milletin yakasından düşsünler ve fitneye sebebiyet olabilecek açıklamalardan uzak dursunlar. Tabii biraz insaf, biraz vicdan, biraz memleket-millet sevgisinin kırıntısı olsun kalmışsa…
Nerede İmam-ı Rabbaniler, Nerede Gazaliler, Geylaniler… Onların açtıkları ufuklar, daralan, kararan gönüllerimizi aydınlatan ışıkları… Nerede “Sünneti çağı taşımak” için gösterilen gayretler… Dinin sabiteleri ile değişkenleri vurgusu. Nerede kitaba uymak ile kitabına uydurmak farkının izahı… Nerede dinin özünü-ruhunu kavramış, kabuğunda kalıp öze inemeyenlere gerekli ikaz ve irşâdı yapanlar. Hassasiyetimizi paylaşıp, işin ruhunu kaybetmiş Müslümanların haline gözyaşı döken dikkat ve rikkat sahipleri? Nerede “Tevbemiz, tevbeye muhtaç!” diyebilen gönül dostları. Kendi günahlarını düşünmekten başkalarının günah ve kusurunu göremez hâle gelen Müslüman nerede? Günahkârın, isyankârın elinden tutan Müslüman nerede? “Dünyevileşme” hastalığına bulaşmamış sade hayatı tercih eden paylaşan, dertleşen, şefkat-merhamet timsali “örnek insan” olma gayreti içinde derdi, sancısı olan mekaniklikten kurtulan Müslüman! Neredesin?
Gencimizle, yaşlımızla, çoluk-çocuğumuzla, kadınımızla, erkeğimizle, işçimizle, köylümüzle, memurumuzla, okumuşumuz, okumamışımızla bütün ülke insanımız, yanlış bilgilendirmelere karşı nasıl bir bilgi ile donatılacağımızı araştırmalı, meydanı bu nâdanlara bırakmamalı artık. Yoğun tartışma ortamlarında, geniş kitlelerin yüreğine zerkedilmek istenen şüphe bulutlarını dağıtmak için bir gayretimiz olmalı. Tebliğ; bizim gündelik hayatımıza girmeli. “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanıyorsanız mutlaka üstünsünüz” âyeti, yüreklerimizde bir inşirah, bir sürur olduğu da unutulmamalı. Rabbimiz var. Neden mahrumuz! İmanımız en güzel imkanımız değil mi? Bu kafa ve gönül karıştırıcılarına malzeme olmayalım artık. Dünyada İslam’ın asliyetinden kaynaklanmayan hiçbir müspet yeniliğin ve değişikliğin doğması mümkün değil artık.







