--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Tartışmaktan yorulmadınız mı?

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Dinliyorum, üzülüyorum, seyrediyorum kahroluyorum. Titri, makamı-mevkisi olan, ilâhiyatçılar döktürüyorlar yine. Bu malum zevattan gına geldi, bıktı insanlarımız. Kafa karıştıran, kavram kargaşasına sebebiyet veren konuşmalar, değerlendirmeler yapılıyor. Genelde akademisyenler, ilahiyatçılar arzı endam ediyor. Niyete-usule-maksada aldırdıkları yok. Konuşmaların nelere, kimlere nasıl tesir ettiklerini düşündükleri de yok! Zaten ilmî dindarlıktan ziyâde örfî, yahut hissî dindarlık var. Özünden kaynağından öğrenmekten mahrum bırakılmış bir halk var. Ne istiyorsun, kime hizmet ediyorsun? Paraysa para, şöhretse şöhret. Doymadınız mı, daha ne istiyorsunuz?

İlmî/fikri sahada belirli seviyede yapılması gereken tartışmalar insanların kafasını karıştırır hale getiriliyor. Yaşanan Din yerine tartışılan Din yayılıyor. Altyapısı olmayan Müslümanların hali de perişan. Ümmet şuuru, İslam kardeşliği, Peygamberimizin sünnetini çağa taşıma düşüncesini kaybetmeleri, Dinin gölgede kalıp tartışılan meselelerin gündeme oturması ayrıca hüzün sebebi. Ramazan’da böyle, Kurbanda böyle, zekat-fıtra-öşür meselesinde böyle. Kandilde böyle. Yılbaşında böyle. Âdeta “İslâm pozitivizmi” ihdas edecekler. Maneviyatı inkâr, ruhaniyeti inkâr, tasavvufu inkâr, zühd ve takvayı inkâr bu böyle nereye kadar gidecek? İbâdetleri dahi mekanikleştirdiler. Ağlamayı, üzülmeyi, sevmeyi/sevilmeyi dahi unutturdular. İlahiyattaki kabiliyetli, genç, ilim ehli adaylarını bu millete, bu ümmete dinlerine hizmet için hazırlamaları gerekirken oryantalizmin hizmetinde kullanıyorlar. Sünneti ihya, hadis-i şerifleri canlı tutup onlarla amel etme, dünyevileşme hastalığına tedbir almaları yerine dini felsefe haline getiren, bu pırıl pırıl gençleri de oralarda kullanan adamların istilasında. Devletin maddi manevi bütün imkanlarını da kullanarak bunu yapabiliyorlar. Hadis nakledersin hadis tartışılır. Bir Allah dostundan bahsedersin, dudak bükülür. Bir kıssa anlatırsın “İsrâailiyat” damgası vurulur. İslam büyüklerinden bahsedersin kaale alınmaz. Sahi siz kimsiniz? Kendinizi ne zannediyorsunuz? Ölçü koyan mı, Ölçüye uyan mısınız? “Kul” musunuz, yoksa “kulluk” sizi tatmin etmiyor mu? Rabbine kul olmayanların, nelere kul oldukları Mukaddes kitabımızda açık, sarih bir şekilde belirtilmiyor mu? İlmihali basite alırsınız, edille-i şeriyye, ef’âli mükellefin bunlar sizin indinizde basit. O âlimlerimiz, müçtehitlerimiz fakihlerimiz boşuna dirsek çürütmüşler.

İslâm’ın her konudaki açıklaması, tam bir mükemmeliyet (tamamlanmışlık) ifade eder. “Kur’an-ı Kerim’in mucize oluşu” da bu demektir. Başka şeyler arayan, her şeyi akla vuran, öğrendikleri, bildikleriyle amel etmeyen, tatminsizlik içindeki kişiler; İslâm’ın bu yönünü hiç anlamamışlar demektir. İnanacaksın, istikamet üzere olacaksın, tefekkür edeceksin, tekâmül yolunda yürüyüp, iki cihanda mutlu olma gayesine göre yaşayacaksın. Değer ölçüleri ve hükümleri bildirilmiş. İslâm budur, hayat bunun içindir. İşte insan, işte İslâm, işte Kur’an. Düşünsene! Bazı şeylerin bildirilmemesi de nimettir. Kıyametin vaktinden sana ne… Bazı şeyler bildirilse ve gösterilse; bırak yaşamayı adım atacak mecal bulamazsın. Peygamber, hem tebliğ eder, hem nasıl yaşanacağını öğretir. İnsanın fıtratında “yaşanış örneğini görme” ihtiyacı var. “Peygamberlik” hakikatini kavrayamadığın için “İslâm-hayat” bütünlüğünü de kavrayamayacaksın. 

Hayatta “abes” yok; her şeyin izahı var. Mucizenin de, kerametin de istidracın da var. Biz, aklımız ermediği için, aklımızın gücü sınırlı olduğu için, bazı izahları yapamayız. Sünnet, Kur’an’ın hayata açılımı değil midir? Kur’an’ın ferdi ve sosyal hayatta nasıl yaşanacağını gösteren bir model değil mi? Hz. Aişe validemiz, “O’nun ahlakı Kur’an’dı” derken Peygamberimizin hayat biçiminin, sünnetinin Kur’an’la içli dışlı olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Yeryüzünde mücadele edilmesi gereken bölgesel/küresel Kur’an-ı Kerim’de ‘fesat’ tabir ettiği her türlü zulümle, haksızlıkla, eşitsizlikle, baskıyla, sömürüyle, açlıkla, kıtlıkla, sosyal ve fiziki çevre problemlerin çözümü, Sünneti tartışmak mı, sünneti çağa taşımak mıdır? Peygamberimizi belirli gün ve gecelerde anmak değil, yapıp ettiklerini müesseseleştirmek, gerek şahsi hayatımıza, gerekse insanlığa kazandırmaya çalışmak mutlaka yapılmalıdır. Bu ve benzeri faaliyetler Ali İmran sûresinin 110. Âyetiyle  biçilen misyondur. “Siz insanlar için (tarih sahnesine) çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz…” 

Yaşadığımız bu çağı, huzur ve sükûnla, yaşanır hale getirmek için ‘Sünnetten nasıl ilham alırız, ondan nasıl besleniriz?’ sorusunun cevabını bulmak ve yaşatmak İlahiyat çevresinin derdi olmayacak mı? Hakka ve hakikate hizmetten ve bağlılıktan esirgenen gayret, şerrin tasallutuna uğramaktan kurtulamaz. Hakikî âlimlerle, konuşup, görüşülecek meseleleri ilmî seviyede sonuçlandırarak, spekülasyon meraklılarına malzeme vermeden, kafa karışıklığına sebep olmadan çâre bulup, çözüm üretmeliyiz. 

Ailemiz, akraba ve sosyal çevremiz, şehrimiz, ülkemiz, bölgemiz ve bütün insanlık. Müslümanların en önemli meselesi, ellerinde muazzam bir hazine (Kur’an/Sünnet/Hadisler) olmasına rağmen bu hazineyi her hal ve şartta kullanmamalarıdır. Modern dünyada birtakım değişmeler ve gelişmeler yaşanıyor, İslâm dünyası da bu değişim rüzgârlarına çok çabuk kapılabiliyor. En basit kadın hakları, insan hakları, demokrasi, laiklik, vs. 

Âyet ve hadise uyma, Allah ve Rasulü’nün ölçüleriyle hareket etme Müslümanlar için şartken İslâm’ı sadece teoride bırakamayız. Hayatın dışında tutamayız. Yaşanan/uygulanan/icraya sokulan bir dinimiz olduğunu göstermeliyiz. İmanla amel arasındaki açı farklılığının mutlaka gidermeliyiz. İman/amel/ihlas/ihsan köprüsünden geçmeliyiz. Müslüman, Kur’an’ın prensiplerini, düşünce, inanç ve davranış olarak hayata geçirdiği zaman büyük ölçüde Sünnete de uymuş olmaz mı? İlâhi hakikatler, “nümune-i imtisal” olmadan yaşanabilir mi? “Peygamber, Kur’an-ı tebliğ etti, gitti. Tebliğ ederken yaşadığı hayatın önemi yok, söylediği sözlerin önemi yok. Onlara dayanarak yazılanların önemi yok.” İddiası, çok büyük bir vahamettir, fecaattir.  

Peygamber Efendimizin ve ashabının oluşturduğu teminat dairesini zedelerseniz, insanımızın dinini, imanını da zedeleyecek hale getirirsiniz. Bu vebale; farkında olun veya olmayın, kasti olsun veya olmasın sonucun (maalesef) bu noktaya gelmesine siz sebep olmuş olursunuz. Neyi, niçin, nasıl araştıracağını bilemeyen insanlar, kendilerini israf ederler. İfratlarla-inhiraflarla sonuçlanan bir iflastan kurtulamazlar. 

Sahabe sünnet nimetinden tam olarak faydalandı, onların tam olarak faydalanması sayesinde çeşitli ilmi devamlılık merhaleleri yaşandı, biz de aklımızla ve yüreğimizle gayret sarf ederek tam olarak faydalanmaya çalışıyoruz. Bu da bizim imtihanımız ve sorumluluğumuzdur. Ölçüler istikametinde düşünemeyen ölçüleri kurcalar! Başımıza gelenler de, amellerimizin “dünyevi cezası”dır. 

Medyatik akademisyenler, ekrana çıkmayı çok severler. Bu zatlara şunu sormak lazım. Her programınızın sonunda muhasebe yapıyor musunuz? Faydalı mı oldum, zararlı mı? İnsanımın imanını takviye mi ettim, kafamı karıştırdım? İnananlara gösterdiğim hiddet ve celadeti ehl-i küfre karşı gösteriyor muyum? Yahut onlara gösterdiğim müsamahayı, hoşgörüyü kendi câmiama gösteriyor muyum? Katıldığım programlarda “kendi değerlerim”e katkı da mı bulunuyorum, yoksa problem mi üretiyorum? Çâre mi oluyorum, sıkıntı mı? Bu tarz programlarımdan kim daha çok hoşlanıyor? Muhafazakâr kesim mi, diğerleri mi? Bütün bu ve benzerî suallere cevaplarınızı vicdanınıza, “kalp ve gönül fetvanıza” havale ediyorum.

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle