Tartışılan değil yaşanan bir Din!
İki temel değer kaynağımız olan Kitap ve Sünnetten; ki Sünnetin yazılı bilgi ve belgeleri hadisler üzerinde değişik kişiler ve farklı kesimler yoğun bir eleştiriyi ısrarla sürdürmektedirler. Bazı hadisler ve rivayetler hakkında ileri sürülen iddialar, rastgele söylenen sözler, hadislere ve sünnete yönelik tereddütler meydana getirmiş, risalet kurumu ve din idrakinde şüphelere vesile olmuştur. İddiaları ileri sürenler, akademik kariyer sahibi kimseler olunca dinimizin yaşanmasını, sünnetin çağa taşınıp pratiğe dönüşmesini sağlama çalışması yapması gerekenler, tartışma ve polemik ortamı hazırlamışlardır.
Hadisleri ve Sünneti seniyyeyi hayatıyla şekillendirmiş olan Peygamberimizin üzerinden bu yapılanlar, İslâm’ı bilhassa İlahiyat Fakültelerinde tartışılan bir din haline getirmiştir. Bütün Müslümanlar için Allah’ın Kitabını, hitabını Peygamberimizin yorumuyla öğrenmenin yolu, yazılı bilgi ve belgeler özelliğini taşıyan hadis-i şerifleri doğru anlamak, taşıdıkları tebliği, bilgiyi doğru yorumlayarak yaşamaktır. İnsanımıza rinimizi ulaştırma vazifesi olanların bu hatalarına mani olunmalıdır. Üslûp ve yaklaşım bozukluğu, dinimizin kaynaklarına iyi niyet, samimiyet ve faydalı olma dışında yaklaşım doğru değildir. Kaynaklarda herhangi bir kusur bulmadan önce, şüphe ile bakıp, güvenilemeyecek malzeme olarak görme peşin hükümleriyle müsteşrik yaklaşım sergilenmektedir.
Dostça, Müslümanca yapılacak ilmî/fikri çalışmaları, Müslüman usul/üslup/edebine ve ilmi standartlara uygun biçimde ortaya koymak gerekir. Peygamberimizin bir tek tavrını, sözünü, işaretini gösteremezsiniz ki itidal güzelliği taşımasın.
Peki nasıl oluyor da Müslümanlar itidali, ölçü ve dengeyi bırakıp, ‘aşırılıkları/abartıları’ önemsiyorlar. Peygamberimiz: “Din’de ifrat (aşırılık) helake sebeptir” buyuruyor. Çünkü itidalden uzaklaşmak, dinin özünden/esasından sapmadır. Niyeti ne olursa olsun her ifrat, yoldan uzaklaştırır. ‘Efdaliyet (üstünlük) hastalığı’na tutulanlar, mutlaka âyetlerin ışığında siyer kitaplarını, hadis-i şerifleri üzerinde düşünerek okumalı ve ‘laf ebeliği’ lüzumsuz savunmaya geçme, hata ve sapmalarına tevil veya mazeret üretme yerine kendisini bir ‘nefs muhasebesi’ne tâbi tutmalı, gerekiyorsa yeniden bir iman tazelemelidir.
Peygamber Efendimiz, Müslümanlardaki kimlik bilincini diri tutmak için sadece “farklılığı” vurgulamakla kalmıyor, Müslümanların taklit batağına saplanmalarına da kesinlikle karşı çıkıyor. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, Yahudilerin Medine toplumuna kabul ettirdikleri adetleri bir bir söküp atarak sünneti nasıl anlamamız gerektiğini uygulamalarıyla da gösteriyordu.
“Hadis” ilmi, genel vasfı itibariyle, rivayet ilmidir. Âlimler bu konuda çok titiz davranmışlardır. Hukuku İslâmiye Kamusu’nda mütevatir hadislerin hüküm itibariyle ‘katiyyet’ ifade ettiği, itikad konusunda da ibadet ve muamelat hususlarında da ‘hüccet’ olduğu; fakat meşhur haberlerin dahi ‘Zan’ mertebesinde bulunduğu ifade ediliyor.
Hadis rivayetlerinin, sünnet haberlerinin hepsi “mütevatir” gücünde de olsa hadis düşmanları reddeder. Bu zümrenin, takdir’e, fıtrat’a, hayat’a itirazları var. Mütevatir hadisleri de ‘şüpheli’ymişçesine tereddütle karşılayanlar, Sünneti, hadisi müessese olarak reddeder hale gelirler. Sünneti, hadisi reddedenlerin itikadi vaziyetleri perişandır. İtikadi boşluklarının sonucunda, reenkarnasyona inanırlar. Medyuma, astrolojiye inanırlar. Kıyamet keşfi için uğraşırlar. (Peygamberimizin ‘onun için ne hazırladın’ sorusu bile problemi çözüyordu.) Birilerinin hatasızlığına ve vahiy aldığına inanacak hale gelirler. Hakka ve hakikate hizmetten ve bağlılıktan esirgenen gayret, şerrin tasallutuna uğramaktan kurtulamaz. Hadis ve Sünnetten uzaklık insanımızı bu ve benzeri hale düşürür. Buna sebebiyet verenler ahretteki ‘hesap günü’nü unutmasınlar. İlimle iştigal edenler, şaşırmaları doğuran yanlışların ve ihmallerin sebep olduğu neticelerin üzerinde durmalıdırlar.
Bu ümmetin derdiyle dertlenmeyen, toplumun İslâm’dan uzaklaşıp kendi yaşayışlarını din haline getirmelerine üzülemeyen akademisyenler ekrana çıkmayı çok severler. Peygamberimizin hadisleri ve sünnetleri üzerinden verilmesi gereken mesajların iletilmesinde yoklar. Hadislerle uğraşarak nereye, niçin kaçıyorsun? Kıyametin vaktinden sana ne? Bazı şeyler bildirilse ve gösterilse; bırak yaşamayı, adım atacak mecal bulamazsın. Peygamberimiz hem tebliğ eder, hem nasıl yaşanacağını öğretir. İnsanın fıtratında ‘yaşanış örneğini görme’ ihtiyacı var.
Peygamberimizin hadis-i şerifleri, sünneti seniyyesinin Müslümanlar için hayat tarzı haline getirilmesinin önemini kavramadığın için “İslâm/hayat” bütünlüğü de kavranamadı. Rasulü’nün yaşadığı “model hayat” hiçbir sahteliğe izin vermeyecek kadar gerçek ve açık olarak ortadadır. Rasulüllah Efendimiz’in hayatı hep ifrat ve tefritten uzak, ‘itidal hayatı’dır. Alemlere rahmet Hz. Muhammed de “model” misyonuyla (usvetun hasenetun) gönderilmiştir. Bu misyonu ona Allah yüklemiştir. Fânî bedeniyle değil, bâkî misyonuyla alakalıdır. Bu misyona sahip çıkıp onu hayatlarına taşıyanlar, bunu yapabildikleri oranda Allah Rasulü’nün rahmet olduğu “âlemlere” dahil olurlar.
Fikir, ilim ve gönül adamlarının çoğu Peygamberimizi; “Kur’an’ın et ve kemiğe bürünmüş halidir. O, yürüyen bir Kur’an’dı” derler. Büyük bir ilim adamı tesbitini: “Eğer Kur’an bir insan hayatı olarak indirilecek olsaydı, bu; Hz. Muhammed aleyhisselamın hayatı olurdu” sözleriyle ifade etmiştir. (Devamı yarın İnşaallah…)







