Seçim sonrası değerlendirme
Sünnet ve hadis, mü’minin aklını, şahsiyetini, hayatını inşa eder. Gerek siyer kitaplarımızı, gerekse hadis-i şerifleri dikkatli okuyup amel edersek ifrat ve tefride düşmeden itidalli ve istikametli bir yol izleyebiliriz. Son zamanlarda mü’minler olarak, ölçü ve dengenin kaybolduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bilhassa seçimdeki tavır, tercih, yorum ve düşünce yapısı, halimizi ortaya koyuyor. Şekli bir dindarlığın bizi ne hale düşürdüğünü de.
Öyle ki âyet ve hadislerin etkilemediği insana ne anlatabilirsiniz? Şu âyeti düşünmek bile yetmez miydi? “Zalimlerin yanında olmayın. Sonra ateş sizi de yakar. Allah’tan başka dostlarınız olmadığına göre bir yerden yardım da göremezsiniz.” (Hûd sûresi 113. Âyet)
Seçimdeki ‘şer ittifakı’nda bulunmanın, desteklemenin, kendisine emir veren hocasının, idarecisinin, cemaatinin tutum ve davranışlarının meşrû olup olmadığını sorgulamayan, ‘Allah’a isyanda kula itaat edilmez. Meşrû emirlere itaat edilir’ hadisi şeriflerini bile hatırına getirmeyenlere ‘nefs muhasebesi’ yaptırabilir misiniz? Bütün yapılan amellerin Allah ve Rasulüne arz edilip o ölçüye vurularak değerlendirilmesi gerekirken, çeşitli düşünce ve mülahazalarla (tasavvuf, tarikat, cemaat, vs.) herkes kendi koyduğu ölçüye uyar oldu. Kendi yaşayış ve yetişme tarzını kutsallaştırdı, uyulması gereken din haline getirdi. Bu hercümercden ancak itidalle ve istikametle hareket ederek kurtuluruz.
Mesela, Peygamberimizin en acılı gününde gerçekleşen tam güneş tutulması olayını ele alalım. O gün Peygamberimizin çok sevdiği ve gözyaşlarıyla uğurladığı biricik oğlu İbrahim on sekiz aylıkken vefat etmişti. Bazıları bu müstesna günde gündüzü gece kılacak tam güneş tutulmasını “Güneş bile Rasulullah’ın yasına iştirak ediyor” diye değerlendirmişti. Bu sözler kulağına geldiğinde, hemen insanların mescide çağrılması emrini veren Rasulullah şöyle diyecekti: “Ay ve Güneş Allah’ın ayetlerinden bir ayettir; dolayısıyla Allah ne Muhammed’in oğlunun ölümü, ne de bir başka ölümlü insanın doğumu için ayetini değiştirmez.” Bir İslam büyüğünün cenazesine iştirak etmiştim. Hafif yağmur başlayınca yanımdaki ‘Gökyüzü bile bu mateme dayanamadı, o da ağlıyor’ deyiverdi. Ben de yukarıdaki olayı hatırlattım. Tabii memnun olmayıp yanımdan ayrılmıştı.
Günümüzdeki ‘olağanüstüye, gizeme, sırra, esrara olan aşırı ilgiyi nereye koyacağız?
Bu her zaman vardı ve bundan böyle de var olacaktır. Bu zararlı ilginin önü ancak sahih bilgiye dayalı sahih imanla alınabilir. Yoksa rüyada Rasulüllahı görüp ondan talimat alan, yaptığı icraatlardan sorumlu olmayan, (çünkü Divanı Salihîn toplantısında alınan kararı uygulamıştır) kalpleri okuyan, törenlerde Peygamberimizin teşrifini söyleyen yapının önüne geçilemez. Bi’ri Maune ve Reci Vak’asında, tuzağa düşürülüp katledilen sahabe-i ikramın (Allah bildirmediği için) katledilmelerine mani olamayıp, buna sebep olanlara beddua eden bir Peygamber görüyoruz. Olağanüstüye, sırra (gizeme) olan aşırı ilgiyi, derhal müdahale edip önleyen bir Peygamber anlayış ve idrakinin gittikçe kaybolduğunu müşahede ediyoruz. Şeriatın kabul etmediği her uygulama merduttur. Allah ve Rasulü’nün koyduğu ölçülerden sapma, din eğitimi alanında yaşanan sefalet ve cehaletin sonucundan başka bir şey değildir. Bilgi ve akıl kirliliğinden çok daha fazla din adına olan duygu kirliliği gittikçe yayılıyor. Bunu önlemeye çalışmayan, hatta çanak tutan alimlerin vebali, mesuliyet ve mükellefiyetleri, sebep oldukları faciaya dönüşen Müslümanların halinden daha iyi anlaşılıyor. Bunun hesabını öbür âlemde veremeyeceklerdir. Manevi mirası hoyratça kullanmanın, o mirasa lâyık olmayan gayretkeşliklerin, riyakârlıkların bütün amellerini yok edip ‘müflis’ olacaklarını hiç düşünmeyecekler mi? ‘Tayyip Düşmanlığı’ndan ne hallere düştüklerinin ibretini almayacaklar mı? Hocalarında, idarecilerinde ‘hatasızlık’ anlayış ve inanışı, bu kimseleri ‘hatalarında bile hikmet arama’ yanlışlığına götürmez mi? Daha da üzücü olan, devletin yetişmediği yerlerde ‘gönüllü kuruluşlar’ insanımıza hizmet götürmüş, devlete yük olmamış, devletin yükünü almıştır. Mensuplarına, muhiblerine ‘değerler eğitimi’ vermiştir. ‘Şer ittifakı’ içindeki devlet/millet/ümmet düşmanlarına karşı gayet güzel hizmetler gerçekleştirmişlerdir.
Şu son zamanlarda ‘Feto Terörü’nün virüs gibi her tarafa hulul edip, kendileriyle irtibatlı olduğunu her fırsatta ihsas eden birçok ifadesi bulunan bir kadına parti kurdurttuğu bilindiği halde ‘emri bil ma’ruf nehyi anil münker’ için kapı vurmayan, iletişim vasıtalarını kullanmayan, irşad ve tebliğ için salih amel cümlesinden faaliyette bulunmayanların ‘İYİ Parti’ye utanmadan, sıkılmadan, hâyâ etmeden oy istemeleri geçmişteki yapılan güzel intibaları zedelemez mi?
Tabii bunlara Saadet Partisi ve yaşıyla başıyla köşesine çekilmesi gerekirken son yaşanan olaylarda büyük vebal ve sorumluluğu olan Temel Karamollaoğlu da dindar, muhafazakâr insanları ihanet oylarına sürüklemiştir. Bilhassa din düşmanı CHP, bölücü vatan/devlet ve din düşmanı HDP’nin Meclise taşınmasına, milletvekili sayısının artmasına da katkıda bulunmuştur. Tabii onu dinleyen cemaat mensuplarının aldatılmasında da dahli unutulmamalı.
Her türlü ihtilafta, Allah ve Resulünü hakem tayin etmek, nefsimize ağır gelse de ona razı olmak, mucibince amel etmek bizi kendimize, aslımıza döndürecek, âdet haline getirdiğimiz ibadetlerimize yeniden bir ruh kazandırmış olacaktır. Allah’ın ipine sarılma, Kur’an ve sünnet etrafında kenetlenmiş olmakla gerçekleştirebiliriz.
Takva, kişilerin kendi akıl ve iradeleriyle yaptıkları şuurlu tercihi ifade eder. (Buna Allah korkusu da dahildir.) Ne kadar sorumlu davranırsak o kadar üstün oluruz. Mutlak manada mensubiyet ve aidiyet bir kıymet ifade etmez. Onların hakkının verilmesi icap eder. Ameliyle, ahlakıyla, hal ve hareketiyle, takvasıyla… Birinin İslam cemaatine aidiyeti, onun gerçek bir mümin olduğu manasına gelmez. Müminin müminlik ölçüsü, cemaat aidiyeti ve sosyal konumu değil, kalbinin Allah’a karşı duruşudur. Önemli olan, sizin kendi imanınız hakkında ne dediğiniz değil, Allah’ın sizin imanınız hakkında ne dediğidir. Takva, Allah korkusunu esas alarak yaşamanın adıdır. Haramlara düşmeden yaşamak, cehenneme girme endişesini mütemadiyen göz önünde bulundurmak, nimetlere karşı şımarmamak takvadır. İbadetlerde ciddi olmak takvadır. Kul hakkına riayet etmek takvadır. Siyasi çalkantılardan, akidevî ayrılıklara kadar her alanda bir numaralı kılavuz takvadır. Allah’tan korkmak kurtuluştur. Kaostan ve endişeden uzak kalmaktır. Dünyevileşip erime sürecine karşı teminat takvadadır. Şeytanın hilelerine karşı da sığınak takvadadır. Takva bütün zaman ve mekânlar için geçerli bir öğüttür. Takva, Kâbe’nin gölgesinde de ölçüdür, dağ başında da ölçüdür. Üstünlüğün takvadan başka mihengi olamaz.
Allah Rasulü’nün yaşadığı “model hayat” hiçbir sahteliğe izin vermeyecek kadar gerçek ve açık olarak ortadadır. Rasulüllah Efendimiz’in hayatı hep ifrat ve tefritten uzak, ‘itidal hayatı’dır. Bir tek tavrını, sözünü, işaretini gösteremezsiniz ki itidal güzelliği taşımasın. Peki nasıl oluyor da Müslümanlar itidal’i, ölçü ve dengeyi bırakıp, ‘aşırılıkları/abartıları’ önemsiyorlar. Peygamberimiz: “Din’de ifrat (aşırılık) helake sebeptir” buyuruyor. Çünkü itidalden uzaklaşmak, dinin özünden/esasından sapmadır. Niyeti ne olursa olsun her ifrat, yoldan uzaklaştırır. ‘Efdaliyet (üstünlük) hastalığı’na tutulanlar, mutlaka âyetlerin ışığında siyer kitaplarını, hadis-i şerifleri üzerinde düşünerek okumalı ve ‘laf ebeliği’ lüzumsuz savunmaya geçme, üzerine alınma yerine kendisini bir ‘nefs muhasebesi’ne tâbi tutmalıdır.
Allah’a güvenen/kendisine güvenilen/herkese güven veren olmamız şarttır.







