Şahıslar ortak değer olamaz!
Dinimiz, imanımız, mukaddeslerimiz, millî manevi değerlerimiz; Türk milletinin ortak değeridir. MHP genel Başkanı Devlet Bahçeli ‘Atatürk Türk milletinin ortak değeridir.’ Diyor. Şahıslardan ortak değer olmaz. Milliyetçi, muhafazakâr bir partinin liderinin, solla, Kemalistlerle, din düşmanlığının temsilcileriyle bu ifadeden dolayı aynı çizgiye gelmeleri hem çok üzücü, hem de çok vahimdir, fecaattır. Daha üzücü olan da hiç kimsenin böyle bir cümlenin yanlış olduğunu söylememesi, yazmaması. Tarihi şahsiyetler tarihe mal olmuşlardır. Yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla, günahlarıyla, sevaplarıyla… Hakaret etmeden, itham etmeden, samimiyet içinde konuşulması ‘ikaz görevi’nin yapılması gerekmez mi? Biz esaslı, kaliteli, seviyeli sorular ve cevaplarla yanlışları, hataları, ifratları düzeltmemiz gerekirken, bunu yapmayıp sadece Atatürk kutsaması ve putlaştırması yapıyoruz. İyi de Atatürk bir put muydu, din kurmuş kutsal biri miydi, Kendini bir put olarak mı ilan etmişti? Dünyanın hiçbir yerinde böylesine ‘putlaştırma’ uygulaması yoktur. ‘Atatürk Türk milletinin ortak değeridir.’ Denilerek kutsanan kişi kutsal bir kişi midir, kusuru, hatası, vebali yok mudur, masum mudur? Masum ve mahfuz olanlar sadece Peygamber’lerdir.
Meşhur ilim adamları, siyasiler, vs. ‘Atatürk tartışılmaz, laiklik tartışılmaz’ diyorlar.
Ne kadar yanlış! Hadis tartışılmış, tartışılıyor. Kafa karıştırılırken ses çıkarmayanların, yalan yanlış yazılan/yazdırılan tarih kitaplarına giren uydurmalar ‘tartışılmaz’ öyle mi? Yazıklar olsun! Bu mesele, ne AK Parti, ne MHP, ne CHP meselesi değildir. İdeali, kutsalı, kendi değerleri verilmeyen veya gölgede kalan bir topluma M. Kemal’i ‘ortak değer’ olarak söyleyebilmek hâlâ ‘cehalet bilgisizliği’nin taşındığını gösterir.
Mutedil ve müstakim olmak zorundayız. Peygamberimiz bile mübalağalı medihte bulunmaya (aşırı övmeye) karşı olup “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi, beni aşırı şekilde övmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana ‘Allah’ın kulu ve Rasûlü’ deyin!” buyurmuşlardır. Kendisine ‘En hayırlı’ diyenleri bile susturmuştur.
Siyasilerimizin ve devlet adamlarımızın bile dikkat etmediği, son dönem çok yaygınlaşan bir hususu daha hatırlatıyorum. ‘Bayrak kanunu’ var. Ölçüsü, zemini, rengi, fonu, üzerindeki ay yıldız bulunma şartına rağmen, bu kanun ihlal ediliyor. Ay yıldız gölgede (geride) kalıyor, portre öne çıkıyor. O portredeki zat, ay yıldızdan daha mı önemli? O mu ortak değer, ay yıldızlı bayrağımız mı? Bayrakta hiç kimsenin portresi, silueti olmaz/olamaz. Putlaştırmanın sınırı olmadığı için yansıması her yerde görülebilir.
Her alanda süren kavram kargaşası, en yüksek dozda maalesef yaşanıyor. ‘Millet, ümmet’ gibi saf Kur’ânî bir terimin içi boşaltılıp ‘seküler’ bir anlam yüklenerek türetilen bir sürü yalan yanlış beyanlar nasıl düzeltilecek? Irkçılığa karşı duruş sergilerken “Millîlik”ten rahatsız olmasanız, koskoca bir Milletin adı olan ‘Türk Milleti’ adını etnik kökene indirgeme hatasına düşülmez. Basitleşip hiç yer ve lüzumu yok iken ‘andımız’ hassasiyeti göstermek; hiçbir değer ölçüsüne, millet kavramına uymaz. Hele ‘andımız’ı yazanı biliyorsanız.
“Allah ne der?”, “Kur’an ne der?” diye düşünme zahmetine bile katlanmıyoruz. Allah eksenli tevhîdî bir hayat tasavvuruna dayanan medeniyetimiz hiç düşünülmemiştir. Kendi medeniyetimizin ‘insanlığın değişmez değerleri’ olduğu unutulur. Görüyorsunuz, “Müslüman’ım” demek kolay, fakat tasavvurumuzu, aklımızı, şahsiyetimizi Müslüman etmek zordur. Bunu da yapmadan adam gibi Müslüman olmak mümkün değildir.
Her canlının ölümlü olduğunu, dünya hayatının kim ne kadar yaşarsa yaşasın geçici olduğunu, ölümün de yok olmak manasına gelmediğini, bir başka hayata giden kapının çalınması olarak kabullenildiğini, bunun da insanı ‘ölüm gerçeği’ ile yüzleştirdiğini, Peygamberlerin bile öldüğünü nasıl unutabiliriz. Tarihi şahsiyetlerin yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla, gerisinde bıraktıkları izlerle hatırlanacağını, bugünlerin ‘matem havası’ndan çıkarılması, bizim sorumluluklarımızın hatırlatıldığı, biz neler yaptık, neler yapamadık muhasebesinin günleri olması gerektiğini düşünmeliyiz.
Mukaddesi verilmeyen toplumlarda sun’î mukaddesler yerleşir. Sadece paganizme, pagan kültürüne bakmanız bizdeki uygulamalarla irtibat kurmanızla olanları kavrarsınız.
Henüz normalleşemediğimiz için bazı şeyleri konuşamıyoruz bile. Malûm jakoben tavır, ‘Beyaz Türkler’in konumlarını kaybetme telaşı, ‘kast sistemi’nde yaşamaları, fildişi kuledeki bohem hayatları, ne Türkiye’nin ne de dünyanın gidişatını anlayacak durumda olmadıklarını gösteriyor. Biraz o dünyadan kafasını çıkarıp liberal takılma adına özgürlüklerden bahseden, muhafazakâr gazetelerde yer tutanlar da sadece kendi açılarından olayları değerlendirdikleri için zulümde nöbetleşiyorlar. Dayatmaların, zulüm ve işkencelerin fayda vermediğini idrak edemiyorlar. Yoksa onlar bilmiyorlar mı, senelerce kutlanan 19 Mayıs gösterilerine halkın ‘baldır-bacak’ bayramı dediklerini. 23 Nisan gösterilerinin maddi imkanı olanlar için bir sevinç, olmayan aileler için nasıl sıkıntılar çektiklerini, çocuklarının arkadaşlarının yanında mahcup olmasınlar diye nelere katlandıklarını bilmeyen mi var? O nisan yağmurlarında ıslattığımız, üşüttüğümüz çocukları, 19 Mayıslarda törene katılmamak için uydurma rapor peşinde koşan yavrularımızın yaşadıklarının hesabını kim verecek?
Hâlâ devam eden 9.05’de siren seslerine boğulan, işine gücüne gidenlerin durdurulan, arabalardan indirilen, saygı duruşuna geçirilen insanımıza yazık etmiyor muyuz? İnanın ideolojik olarak bakmıyor, sadece insanımızın sürü muamelesi görmesine en küçük bir tepkiyi bile rejim meselesi haline getirilmesine üzülüyorum. Makul, mutedil, insaf ve anlayış içerisinde normalleşmeye, meselelerimizi objektif, ilmî ölçülerle tartışmaya, konuşmaya, samimiyetle dertleşmeye o kadar ihtiyacımız var ki? Kırmadan dökmeden, itham, iftira ve suizandan uzak birbirimize tahammül göstererek konuşabilsek. Birbirimizi sevmemiz, saymamız gerekirken, bunu yapmasak bile ‘saygısızlık etmeme’ gibi bir hâl vicdanımızda mâkes bulamaz mı? Her sorunumuzu dile getirebiliriz medeni insanlar gibi. Görüşüp konuşabilir, bir orta yol bulabiliriz. Meselâ resmî tarihin dışında okuduğunuz (ifrat ve tefride düşmeyen) kaç kitap var? Samimi olalım. Hangi Kurum Müdürü heykelin karşısında selam seranomisinde özgür iradesiyle bulunmak ister. Çelenk koyma törenine katılır. Heykelin karşısında saygı duruşu. Anıtkabir ayrı bir bahistir. Sanki yaşayan sağ bir zatın karşısındaymış gibi ‘şeref defteri’ne yazılar yazmak, vs.
Tartışırken, meselelerimizi müzakere ederken ne zaman iki taraflı düşünüp empati yaparak hakkaniyet ölçüsüyle değerlendireceğiz?
Bu milletin değerlerine aidiyet duygusu taşımıyorsanız bile saygı duysanız. ‘Ezansız Semtler’de yetişmiş olabilirsiniz, Yahya KEMAL’e de mi kulak verip ‘Aziz İstanbul’u, Ahmet Hamdi TANPINAR’ın ‘Beş Şehri’ni, Ahmet HAŞİM’İN hiç olmazsa ‘Müslüman Saati’ yazısını okuyamaz mısınız? Size uç adamları, onların kitaplarını değil, hemen herkesin kabullendiği yazarlardan sadece ‘tarihi hakikatleri öğrenmenize vesile olur’ düşüncesiyle birkaç kitap tavsiye ediyorum. Ahmet KABAKLI’nın Cumhuriyet ve İnkılapların yapıldığı dönem ve şartları muhtevi ‘Temellerin Duruşması’ kitabı, senelerce ‘intihar etti’ diye yalan ve iftira ettiğiniz Abdülaziz Han’ın ve ona yapılanları yakinen gören Abdülhamid Han’ı, internet bilgisine ulaşılmadığı dönemlerde 18 cilt ‘Büyük Türk Tarihi’ ansiklopedisini yazan Yılmaz ÖZTUNA’nın ‘Bir Darbenin Anatomisi’ kitabını, ‘Atatürk’ün uşağı idim’ kitabını yazan Cemal Gıranda’nın naklettiklerinin de bulunduğu Necip FAZIL’ın ‘Vatan Dostu Sultan Vahidüddin’ Kitabını, Falih Rıfkı Atay’ın ‘Çankaya’ kitabını okumaz mısınız? Reklam yapılan, hükümeti tenkitten ziyade sövmekten başka hiçbir şey yapmayan gazetenin ‘utanmaz yazar’ının kitabına itibar ederek mi tarihi hak ve hakikatlerle yüzleşeceksiniz?
Sizi vicdana, insafa, âdalete, her türlü zulme karşı olmaya dâvet ederken çok mu şey istiyorum? Ezberlediğiniz ve ezberlettiğiniz sloganları bırakmadan da bunları (belki) yapabilirsiniz! Denemeye değmez mi?







