Olmayan yerde izzet ve şeref arama!
Müslümanlara yıllar süren acımasız zulüm sırasında bile hiçbir mazlum Müslüman zalimler önünde zillete düşmedi. Onlar, bu hak-hukuk tanımaz zalim güruha karşı mazlumiyeti bir zırh gibi kuşandılar. Toplumdaki insaflı ve vicdanlı insanların bu insanlık dışı zulmü uygulayanları vicdanlarında mahkûm etmesini beklediler. Sabrettiler. Sabır direniş demekti. Alçalmaya, küçülmeye, zillete karşı direndiler ve kazananlar direnenler oldu.
Belki aç kaldılar, tatlı kârları ellerinden gitti, işleri bozuldu, fakat inançlarından ve şereflerinden ödün vermediler. Bu mücadele, onlara hak-bâtıl mücadelesinin tabiatını bir kez daha gösterdi. İnancın bedelini ödemeyi öğretti. Kur’an’ın hatırlattığı gerçeği hiç akıllarından çıkarmadılar: “Kendi sistemlerine tabi oluncaya kadar sizden asla razı olmayacaklar.” Size kim, “Allah Rasulü’nü örnek alın!” , “Onu çağınıza taşıyın!”, “Onun ahlâkını ‘şimdi ve burada’nızda yeniden üretin!”, “Onun mirası vahiydir: ona ihanet etmeyin”, “Onun misyonu risalettir, onu yerde bırakmayın!” diyorsa, onu dinleyin, ona uyun!
İbni Abbas, Dinimizi; akaid (inanç)/ahlak/ibadet/muamelat olmak üzere dört kısma ayırmış, kaliteli, seviyeli, nitelikli her Mü’minin de hayatını bu dört maddede özetlenen İslâm’ı hayat tarzı haline getirmeli. Bu dördünden birini tercih etmeden tamamını yaşayarak/yaşatarak İslâmîleşmenin yapı taşlarını adım adım döşemeliyiz. İnsanlığın önünü açacak bir İslam medeniyeti yolculuğuna çıkılmasını sağlayacak umut ve ufuk vaad eden çok yönlü bir İslâmîleşme gerçekleştirilmeden (hayata yansımadan) kan ve gözyaşı durmaz. Nisa suresinin 138, 139. Âyetlerinde; “Müminleri bırakıp, kâfirleri dost edinenler azapla müjdelenmiş münafıklar olarak gösterilmekte” ve ardından da “Müminleri bırakıp da kâfirlerin dostluğuyla şeref duyanlar, şeref ve itibarı onların yanında mı arıyorlar” diye sorulmakta ve “İyi bilin ki şeref ve itibar tamamen Allah’a aittir” denilerek müminler ikaz edilmektedir. Âyet, açıkça müminleri bırakıp kâfirlerle iç içeliği münafıklık olarak öne çıkarmaktadır. Elbette buradaki ‘müminleri bırakmak’ ve ‘kâfirleri dost edinmek’ yüzeysel anlaşılabilecek kavramlar değildir. Ama neticede ‘müminleri bırakmak’ olabilecek şeylerin, tutumların bedelinin münafıklardan olmak, Allah’ın azabına müstahak olmak olduğunun da bilinmesi gerekmektedir. Âli İmran suresinin 28. âyeti ise, müminleri ikaz ederek: “Mü’minler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler” demektedir. Ardından da bunu yapanların Allah’a karşı bir yanlış yaptıklarını bildirmekte, bunu yapanların Allah’tan bütünüyle koptuklarını haber vermektedir. Buradaki yasak; hem siyasi velayeti (dostluğu) hem ahlaki velayeti kapsar. Nitekim Maide suresinin 80, 81. âyetleri de “Onlardan bir çoğunu küfre saplananlarla sarmaş-dolaş görürsün. Nefsin telkin ettiği şey, öylesine kötüdür ki, Allah’ın hışmına uğramışlardır ve onlar azaba mahkûm olacaklardır” buyrulmakta, daha önce böyle bir hata içinde olan Yahudilerin durumunu haber vererek akıbetlerine dikkatimizi çekmiştir. Ayrıca Mâide sûresinin 51, 52. âyetleri, isimler vererek müminlerin kâfirlerden uzak durmalarını emretmektedir. Bu iki âyetin ihtiva ettiği hükümleri şu şekilde özetlememiz mümkündür: “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmek yasaklanmıştır. Gerçekte onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar. Kim onları dost edinirse onlardandır. Allah zalimleri hidayete erdirmez.” Nasıl müminlerin hedefi, bir mü’min daha kazanmak ise onların da şeytanlarından aldıkları talimat ‘bir kâfir daha kazanmak’ şeklindedir. Hangi makyajla kapatmaya çalışılırsa çalışılsın, hakikat budur! Bu hakikat unutulur, gaflete düşülürse; Mü’min de erimeye devam eder. Kimliğiyle, kişiliğiyle, imanıyla, ameliyle… Toplumun yeniden İslâmîleşmesini mümkün kılacak eğitim, kültür, gençlik, medya hayatında büyük atılımlar yaparak bu erimenin önüne geçebiliriz. İman ve küfrü iki ayrı cephe olarak görmek, bu cepheler arasındaki sürtüşmenin ebediyete kadar süreceğini, sürtüşmenin genellikle savaşlardan ziyade, ilimle/bilgiyle/kültürle/fikirle/sosyal faaliyetlerle göze, gönle, ruha hitap ile ikna yoluyla olacağını hiç unutmayalım. Bu tesbit ve teşhis de meselenin bir başka yönü. Belki de bu; cihadın diğer bir çeşidi olarak bugün tecelli ediyor.
İnsanla İslâm’ı buluşturan her faaliyet, cihad kapsamında ele alınmalı, ilim, irfan boyutu ihmal edilmemeli. Takvayı da şekilden ibaret görmeyip, özüne ruhuna inerek hayat tarzımız haline getirmeliyiz. İlim/amel/ihlas çizgisi de hayat düsturumuz olmalıdır.
Müslümanın imandan kaynaklanan izzetinin mü’minlere karşı şefkatli, merhametli ve mütevazı davranmayı gerektirdiğini, kâfirlere karşı ise, vakarlı ve sert davranmak, iman izzetinin davranış boyutudur. İmandan kaynaklanan özgün izzet, gerçek izzettir. Fâtır sûresi 10. âyetde “Kim izzet ararsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah’a aittir” buyrulmuş ve insanın sahip olmak isteyeceği izzetin, yegane kaynağı ve nerede aranması gerektiği açıklanmıştır. Yine Yunus sûresi 65. Âyette “Onların sözleri/propagandaları seni üzmesin. Hiç şüphesiz izzet/güç tamamen Allah’ındır” buyrulmaktadır. Bunların ışığında Mü’minler, insanların sahip olacakları her çeşit, izzet, onur ve üstünlüğün, Allah’tan olduğunu, O’nun yolunda gidildiğinde bir değer taşıyacağı, İslâm düşmanlarıyla münasebetlere çok dikkat edilmesi gerektiği, hele onlarla vatan, millet, ümmet, devlet meselelerinde beraber hareket edilmesinin çok kötü ve fecaat olacağı fikir ve düşüncesiyle hareket edilmesinde mecburiyet vardır. ‘Mü’minler kardeştir’ emrini zedeleyecek basit grup, fırka, camia, cemaat anlayışı dinimize, kitabımıza uygun değildir. Grup ve fırkalar, camia ve cemaatler, Ümmeti İslâm kardeşliğine götürdüğü müddetçe, İslâm’ın yaşanmasına vesile olduklarında makbul ve muteberdirler. Kendilerini İslâm ile özdeş görüp, onun yerine kendilerini koyanlar ifrada düşmüş olurlar. Peygamber Efendimizin zem ettiği müfrit duruma düşerler.
Müslümanların bir tarafı bırakıp, İslâm dışı grup ve muhitlere yönelmek suretiyle bir anlamda dünya kamuoyunda kendileri için izzet ve saygınlık aramaya kalkan insanların, Müslüman grupların bu yaptıkları Kur’an-ı Kerim’deki âyetlerin dikkat çekilen imansızların yaptıklarına benzer çok büyük bir yanlışlıktır. Mü’min izzet ve şerefine esastan aykırı bir tutum ve davranıştır. Bu hususta âlimlerimizin, ilim ve fikir adamlarının ifadesi dikkat çekici ve uyarıcıdır. Diyorlar ki: “En günahkâr Müslüman kardeşimiz, bize kâfirden daha yakındır.” “Allah için sevmek, Allah için buğz etmek” hadisi Mü’min şahsiyetinin temel taşlarındandır. Bizlere bu düşünce ve yaklaşım yakışır. Aksi halde gerçek izzet sahibi Müslümanları bırakıp onlara karşı, İslâm düşmanlarıyla birlikte iş tutan, Müslümanlara karşı savaş ve ihanet girişimlerinde bulunan münafıkların konumuna düşülmüş olur. Kabul edilse de edilmese de.
Nisâ sûresi 139. Âyet “Mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet, yalnızca Allah’a aittir” buyrularak pek ciddi şekilde kınanıp uyarılmıştır. Olmayan yerde izzet ve şeref aramanın, boşa gidecek bir davranış olduğu daha baştan bellidir.
İyiliği emredip yaymak, kötülüğe karşı koyup onu engellemek, İslam’ın Müslümanlara yüklediği en önemli görevlerden biridir. Hatta İslam toplumunun en belirgin vasfı iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymaktır. Şu iki ayet mealiyle bitirelim.
“Sizden hayra ve iyiliğe davet eden, iyiliği emredip kötülüklere engel olan bir toplum oluşsun. İşte kurtuluşa erenler de onlardır.” (Âli İmrân, 104) Bir başka ayette, “Siz insanlık için (tarih sahnesine) çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder kötülüğü yasaklarsınız/engellersiniz” (Âli İmrân, 110) buyurmuş ve İslam toplumunun en hayırlı ümmet oluşunun, iyiliğin emredilmesi, kötülüğün engellenmesi şartına bağlı olduğu açıkça ifade edilmiştir.







