Nasıl bir Müslümanız?
Son zamanlarda dinî kimliği öne çıkan insanların bazı halleri, bunu malzeme yapmaya alışmış ‘mal bulmuş mağribi’ gibi hareket edenleri çok sevindirmiş, dindarları ise son derece üzmüştür. Bu ve benzerî olayları farklı cephelerden değerlendirip ‘nefs muhasebesi’ yapmamız icab eder. ‘Şuyuu vukuundan beter’ durumlar genelde ahlakî zâfiyetlerden kaynaklanıyor. Hatta bazen meşrû olan bir husus dahi sorgulanır, yargılanır hale gelebiliyor. Hemen ‘Zaten malzeme arıyorlar’a sığınamayız. Burada sorulması gereken soru; hata mı yapıyoruz, hatalarımızdan, yanlışlarımızdan dolayı malzeme mi veriyoruz, malzeme mi arıyorlar. Dün yokluk içinde yapmadığımız hataları bugün varlık içinde yapıyoruz, neden? Bu bir gaflet sarhoşluğu değilse nedir? Bir yoklayalım kendimizi.
Buharî hadisinde hırs ile kazanmanın meymenetsizlik getireceğine işaret olunur. Hırs, bir nefsanî tutkudur. Daha da çok kazanmak, daha rahat, daha konforlu, daha lüks yaşamak, nefsini ve ailesini daha zengin, daha ferah, daha gösterişli imkânlara kavuşturmak için hırsla uğraşıp durmak; hoş bir hal değildir. (Tekasür sûresi mealiyle düşünerek okunmalıdır.)
Dünya nimeti iyidir, manevi zenginlik içinde yaşamanın da dünya nimeti ihtiyaçlarıyla ilgili yönleri vardır. Bunların hepsi tamam; ama sınırların ve ölçülerin aşıldığı çok yerler var.
Bu dünya, binbir çeşit mahrumiyet ve dert içinde yaşayan insanlarla dolu.
Örnek aldığımız Peygamberimizin hayatı, onun izinden gidenlerin yaşayışı, yapılan fedakârlıkları, verilen maddi-manevi imtihanları, hizmetleri, Dâvâları için nelere katlanıp nelerden vazgeçtikleri vs. Bütün bunlar meviza kitaplarında veya zihnimizin bir köşesinde mi kalacak? Kur’an-ı Kerim’deki yüzden fazla ayeti kerime bizi Resulüllah’a uymaya, onu örnek almaya, onun verdiği hükmü itiraz etmeden gönülden kabullenmeye çağırır. Din vahye dayanan zaman ve mekan üstü bir hayat nizamı olduğuna göre her hal ve şartta ona uyup kendimize bir çekidüzen vermemiz, “Sünneti çağa taşımamız” gerekmez mi? ‘Nasıl bir Müslümanız?’ sorusuna da cevabımız olmalı.
Dindarlar sadece çok evlilikleriyle, yaşadıkları lüks hayatlarıyla, kısa zamanda ve genç yaşta elde ettikleri servetleriyle, çocuklarının muhafazakâr aile yapılarına uymayan hal ve hareketleriyle mi hatırlanacaklar? Karşı tarafın peşin hükmü, bazı şeyleri büyütmesi vs. olabilirse de hırsızın hiç mi kabahati yok! Yaptıklarına âlet ettikleri mukaddes değerlere bir baksınlar. Yaşadığımız, etkilendiğimiz olaylarda bile şu hadis ne kadar güzeldir: “Mümin ekine benzer, rüzgâr onu devirir ama o tekrar kalkar eski halini alır, yoluna devam eder. Kâfiri rüzgâr devirirse bir daha kalkamaz, kökünden filiz de bitmez.” Bunun için hiçbir güzel ameli küçümsememek ve her fırsat bulduğu iyiliği yapmak gerekir. Yine bunun için Resulüllah ‘bir kötü iş yaptığınızda hemen iyi bir iş yapın ki, kötü olanı silsin’ buyurur.
Meselâ borç içinde vefat eden Rasulüllah’ı, evliliklerde gözetilen durumlar (zaruretten kaynaklanan, siyasî ilişkileri geliştirmek için yapılan, düşmanlığı azaltmak için yapılan, teşri amacıyla, kadınların sosyal güvencesi olarak, kadınlara dini bilgileri nakledecek hanımlara duyulan ihtiyaç vs.) kaale alınıp, ciddî bir esere bakılarak hareket edilemez mi?
Yahut yapılanlar ne derece “sünnet”e uyuyor, “sünnet” derken nefsimizi karıştırıp, kendimize göre yorumladığımız oluyor mu? Ne olur kavramlara âşinalık kesbetsek, olayları, mefhumları kafamıza göre yorumlamasak! ‘Örnek Olma’nın önemini kavrasak! Bizim yüzümüzden sun’î gündemler oluşmasa.
Biz her halükârda dinimizi en iyi temsil etmenin, mukaddeslerimizden mahrum olanlara usul hatası yapmadan en güzel şekilde mesajlarımızı verebilmenin hassasiyeti içinde olsak. Dinimizi sadece ibadetlerden ibaret bir din olarak görmeyip onun ahlâk-muâmelat boyutları olduğunu da hatırımızdan çıkarmasak. Dilimizden düşürmediğimiz İslâm büyüklerinin, üstadların halleri bizi etkilese, ‘dünyevîleşme’ hastalığına çare arasak.
İbadetin ruhunu, o ruhun bize kazandırdığı nezaheti, şefkati, hikmeti, merhameti sosyal hayatımıza hâkim kılmak mecburiyetindeyiz. İbadetin ruhu bütün hayatı bir ibadet haline getirme mefkuresine sımsıkı bağlıdır. Her Müslüman ‘gönül adamı’dır. İbadetin verdiği şuur, bizi diri tutar. Etrafa ışık saçar, bulunduğu topluma bir güzellik katar. Başı dara düşenin arandığı adamdır Müslüman! İnsanımızın üzüntüsünü, sıkıntısını, sevincini paylaştığı adamdır. Derdi, sancısı, sızısı olan adam. ‘Adam gibi adam’dır Müslüman!
Mü’min mes’ul demektir. Akaidimiz doğru olmalı ve yaşanmalı. Fikren yaşanmalı, kalben yaşanmalı, doğuşuna ve gayesine, uygun olarak itidal, istikamet ve tekamül ölçülerine uygun olarak yaşanmalı. İslam, ölçü, denge ve itidal dinidir. Dindarlıkta bile ifrata kaçmayı yasaklayan bir dindir İslam. Daima; öz’e, asl’a, ruh’a, hikmet’e önem verir; biçimleri ve ayrıntıları, onlara tabi olmak derecesiyle değerlendirir. Hayatın bütünü için geçerli olan bu temel kaide; her merhalesi, her şeridi, her izi, her noktası için geçerlidir.
Bu hayat sana emanet, bu hayatta senin sorumluluğuna taalluk eden kişiler sana emanet, vazife sana emanet, dava sana emanet. Fakat emin ve fâhir bir eda ile keyif çatıyorsun! Bunun hesabı, istismar ve ihanet veballeriyle ilgili bir hesaptır. Çok zor verilecek bir hesap!
Bile bile yapmak, bile bile yapmamak; başka bir hal. İslâm, insana nasıl bakıyor, ne istiyor? Hayat tarzımız bu sorulara cevap teşkil edecek şekliyle olmalı.
Müslümanların vazifesi; Allah Resulü’nün örnekliğinde bir kul olmayı amaç edinmiş, kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır.
İslâm’ın temel esaslarında, Kur’ân ve Sünnet’te hiçbir şekilde meşruiyeti bulunmayan birtakım yapılar, barış ve esenlik dini İslâm’a, birlik ve beraberliğimize, bütün insanlığın geleceğine en büyük zararı vermektedir. Esasında rahmet vesilesi olan ırk, mezhep, meşrep ve düşünce farklılıklarının nefret ve kaosa alet edilmesi, vahim bir cehalet ve büyük bir ihanettir. Bu durum karşısında sahih dinî bilgiyi, İslâm’ın sevgi ve barış yüklü mesajlarını toplumumuza ve insanlığa sunmak, iç meseleleri kardeşlik hukuku içinde çözmek için özveri ve fedakârlıkla, işbirliği içinde çalışmak bütün Müslümanlar için en büyük sorumluluktur.
Müslümanların inanç, ibadet ve ahlâk esaslarını, dünya görüşlerini, hayat tarzlarını ve değer yargılarını belirleme noktasında Kur’ân-ı Kerim’den sonra dinin ikinci temel kaynağı olan Sünnet, Müslümanların varlık, bilgi ve değer tasavvuruna esas teşkil etmektedir. Bu esasa uyulmamaya nasıl sessiz kalabiliriz? Kur’ân-Sünnet bütünlüğü, göz ardı edilemez. Gereksiz ve faydasız tartışmalarla zihinleri meşgul ederek, ‘her hal ve şartta yaşanan dinimiz, ‘tartışılan bir din’ haline getirilemez! Yetişme ve hayat tarzları ‘din’ haline getirilip ölçü ve denge kaybedilemez.
Modern hayatın hayatı kuşattığı; maddiyat düşkünlüğü, güç ve çıkar tutkusu, tüketim iştahı ve aşırı dünyevileşmeyle bütün insanlığın madde ve mana boyutunda ciddi savrulmalara maruz kaldığı günümüzde örselenen en önemli alanlardan biri din ve dindarlık olmuştur. Mü’min, bir bilgiye dayanmayan, kendisine bir yarar sağlamayan, kendisini sorumlu duruma düşürecek şeylere ne kulağını verir, ne gözünü çevirir, ne de kalbini açar. Onun hayatı böyle değersiz şeylerle hebâ edilecek, çöplüğe çevrilebilecek bir hayat değildir; o aziz bir hayattır ve büyük bir emanettir. Bilginin yanında heyecan, aşk, şevk ve sabır da gerekli. Bunu da insan tek başına gerçekleştiremiyor. Bu sebeple dürüst insanlarla beraber olmak gerekiyor. Bu işler ancak birlikteliklerle olabilir. Onun için Allah “ey müminler, Allah’a karşı saygılı olun ve sadık/dürüst insanlarla beraber bulunun” buyurur. Önce müminin kendine düşeni yapması, takvalı olması, sonra da dürüst insanlarla işbirliği yapması. Başka çıkar yol yok.







