Muhalefete kavram dersi!
Modernizm, dini kimliğin ifşasından rahatsız oluyor. Bireyler, toplumun elinden kayıyor ve kendi kendilerini inşa ediyorlar. Sadece dünyada değil, Türkiye’de de öyle.
Demokratlığı, bu dünya için gerekli görüyorlar. Ama İslamiyet öyle mi? Benim demokrat kimliğim bu dünyada kalacak. Ama İslami kimliğim ölümümden sonra da devam edecek. Şahsiyetim, kimliğim, kişiliğim bana aittir ve ben Allah’ın kuluyum. Hırslarımın, ihtiraslarımın değil. İrademi de beni yaradan Allah’ın istediği şekilde kullanma hakkına sahibim. Bu gruba giren insanlar farklı hayat tecrübelerinden geçerek, farklı ruhi ve entelektüel serüvenler yaşayarak, ateşten gömlekler giye giye, bin bir türlü acı çeke çek keşfediyorlar Allah’ı. Ben bu tür imana çok önem veriyorum. İmanın ve İslam’ın bu şekli çok sağlam ve değerli. Allah’ın rızasını her şekilde kazanmaya talip olan insanlar olduğu gibi küreselleşmeyle birlikte bütün dünyada böyle bir süreç yaşayarak Müslüman olmuş insanlar da var. Çünkü küreselleşme, insanların birbirini bulmasını, tanışmasını ve etkileşim içine girmesini kolaylaştırıyor. Tabii aidiyetimizi kaybetmeme, aşağılık kompleksine kapılmama şartıyla. İnandığımız gibi yaşamak yerine yaşadığımız gibi inanıyoruz. İlave olarak da ‘dünyevileşme’ hastalığı da cabası.
Ben önce bir kulum, sonra vatandaşım. Kulluğum, ölümümden sonra da devam edecektir. Vatandaşlığım ise teneşirde sona erecektir. Dinimizi hayatın dışına çekmek için az mı uydurdular ‘Kamu alanı-özel alan’ ayrımını, bu ayırımın 28 Şubatlarda en tepedeki adamlar tarafından toplumun bünyesine yerleştirdiklerini insanımıza her türlü zulmü reva gördüklerini, şimdi bile aynen bıraktığımız yerdeler. Basit bir ders vermek istiyorum.
Benim özel alanım devletin müdahale alanının dışında kalan alandır. Bu, müşahhas (somut) bir mekân tarifi değil, bir kavramdır. Yani bana evimin içinde devletin müdahale etmemesi değildir sadece. Bir başkasına zarar vermeyecek şekilde dolaşma hakkımın devletim tarafından korunması demektir.
Dinimizin hayat tarzı olduğunu yaşamasak da, eksiğimiz olsa da, günahlara bulaşsak da unutmayacağız. Dinimiz üzere yaşadığımız hayatın zorlukları, dinimizi korumanın imanlı yaşamanın güçlükleri Peygamber Efendimizin ifadeleriyle avucumuzda kor taşımak kadar zor. Mazeretlere sığınmak yok, özrümüzle tevil de yok!
‘Kamu alanı’ birçok ‘özel alan’ın bir araya geldiği alandır. Özellerin bir arada bulunması, özel olmalarının kimyevi olarak ortadan kalkmasını gerektirmez. Fiziki olarak bir aradayız, kimyevi olarak değil. Buna ne kardeşim, ne komşum, ne arkadaşım müdahale edebilir. Laik olan devletimin bana, benim dindarlığıma müdahale etme hakkı yoktur.
Entel dantel geçinenlere kulaklarından tutarak ‘kavramlar dersi’ vermek lazım. Hele muhalefete müntesip ve mensuplarına! Laiklik gibi demokrasi gibi ezberledikleri, slogan haline getirdikleri kelimelerin manasını, kullanıldığı Batı ülkelerindeki haliyle de izah etmek gerekiyor. Dini, hayatın dışına çekmek, vicdanlara hapsetmek, düşünce ve camiye hapsetmek, mücerret (soyut) bir kavram olarak bırakmak, bunların insanlıktan nasiplerinin olmadığını gösteriyor. Önce insana bakışı da öğretmek gerekiyor.
Doğru bakış, insana yöneliktir. Büyüdünüz mü? Dönüp insana bakın; o büyümenin içindeki insan ne durumdadır? Şehirleştiniz mi? Dönüp insana bakın; o şehirleşmenin içindeki insan ne durumdadır? Milli gelir mi arttı? Dönüp insana bakın; o gelir insana nasıl yansımış? Ekonomik kalkınma yolunda ilerlediniz mi? Dönüp insana bakın; o kalkınmada insanın özü, ruhu, kültürü, dengesi nasıl bir hal arz ediyor? (İnsan yerine aileyi koyabilirsiniz) Öyle geniş ve öyle derin bir bahis ki; zorluğu, izah edilmesinde değil, icmal edilmesinde! Basit ve çarpıcı formülasyon ifadeleriyle, modacı telakkilere uygun olarak bazılarına bilhassa anlatıp duyurabilmesinde. Yeni bir anlayışa, bir zihniyet inkılabına muhtacız. Durmadan tekrarlanıp duran ‘değişim’ kavramının bizim için gerçek manası budur. Değişerek biz kalmak, biz kalarak değişmek! Buna kavuşmadan, ne tarih, ne iktisat, ne siyaset, ne fikir hürriyeti, ne ilim, ne medeniyet, ne de diğer kavramlarla ilgili meseleleri; bırakınız çözmeyi, seviyelice münakaşa etmek dahi mümkün olmaz.
Muhalefet! Yalnız İslam adına değil, laiklik adına da yanlış konuşuyorsunuz. Önce Batı’daki laikliği özetleyelim: Laiklik, hem lafzen hem aslen, Batı ülkelerinin bir kısmında vardır. Ama lafzen teyid ve ifade ihtiyacı duymayan Batı ülkeleri de aslen laiktirler. Laiklik, Batı’da, Fransız İhtilali’nden sonra din adamlarının ve kilisenin siyasi ağırlıkları bertaraf etmek ihtiyacıyla doğmuş, daha sonra ‘din’e bağlı devlet’ ve ‘devlet’e bağlı din’ sistemlerinin dışında karşılıkla müdahalesizlik esasına dayanan bir denge (ahenk) sistemi halinde müesseseleşmiştir. Batı’da; siyasi otorite, dini inanış-ibadet-eğitim-güçlenme faaliyetlerine tam bir hürriyet sağlar ve mümkün olan yardımları yapar, fakat aynı faaliyetlere ve onların müesseselerine müdahale etmez. Buna mukabil, dini müesseseler de siyasi mahiyet taşıyan faaliyette bulunmazlar. ‘Devlet ve siyaset işlerine’ karışmazlar. Laiklik, cemiyetin hiçbir ferdine, o ferdin sosyal mevkii ve görevi ne olursa olsun, inanma-ibadet etme, dini mükellefiyetlerini yerine getirme hususunda hiçbir zorluk ve engel getirmez. Tersine; bu kabil zorlukların ve engellerin çıkmaması çıkarılmaması için sağlam teminat müeyyideleri vaz eder. Batı’da laiklik, kilisenin ve diğer dini müesseselerin siyaset yapmasını ve siyasi bir otoriteyi haiz bulunmasını önler; ama siyasi unsurların ve siyasetle meşgul olanların, manevi değerlerden faydalanmasını ilham ve tesir almasını engellemez. Bizim bazı aydınlarımız, maalesef İslam’ı da laikliği de iyi bilmemekteler. Okullarına giden kız öğrencilere ‘başını örtemeyceksin!’ demek, İHL’lere teveccühü kabullenememek, İslam’ı da laikliği de bilmemenin en keskin en dramatik tezahürüdür. ‘İnanç ve dinî hükümleri’ inansın inanmasın realite bakımından bile olsa kabul etmek durumundalar. Basit sloganlara, tahrik edici söz ve davranışlara tevessül etmesinler. Unutmasınlar ki; demokrasi ‘tahammül rejimi’dir. Kendilerinden sabırlı ve tahammüllü olmalarını rica ediyoruz. Lütfen ithamcı kolaylıklara sapmasınlar ve bu konularda medeni usullerle konuşmaya tartışmaya, bu aydınlarımız lütfen rıza göstersinler. Çünkü meseleler hepimizin meseleleri, bu milletin, bu ülkenin meseleleri. Kısmen dini meselelerdeki serbestlik (başörtüsü, İHL mezunlarının kadrolara girişlerinde zorluk çıkarılmaması, vs.) ortama veya mevcut iktidara göre değil; Yeni Anayasa ve yapılan kanunlara göre olmalı. Her dini serbestlikte Anayasa Mahkemesine iptal için giden yüzsüzler, bu milletin değerlerinden uzak fildişi kulede yaşayanlardır. Seçimler yaklaşınca yaptıkları hokkabazlıkları görünce utanmayan yüzsüzlere bu milletin fırsat vermeyeceği de açıktır. Yeterince konuşamaz, yazamaz, tartışamazsak, yapacağımız yanlışlıklar kalıcılık kazanır. Ve bu yanlışlıkları gelecek yıllara ve nesillere birer buhran tohumu gibi intikal ettirmenin vebalinden kurtulamayız. Askeri ve okullardaki eğitim müfredatı baştan sona kendi değerlerimizle olmalı, şekli basit değişikliklerle yetinilmemelidir. Bütün yaşanan olayların (12 Eylül’ünden, 28 Şubat’ından 15 Temmuz’a varıncaya kadar) failleri bu ülkenin eğitim sisteminin ürünleridir. Bütün ihtilallerin ve ihtilal teşebbüslerinin dayanağı ‘irtica’ adı altında ‘din düşmanlığı’dır. Refah Partisinin kapatılması, Ak Parti’nin zor kapatılmaktan kurtuluşu ‘laiklik’e dayandırılmasıdır. Maalesef muhafazakâr her iktidar döneminde (şimdi bile) bürokratik zihniyet değişmemiş, putlaştırmaya direkt veya dolaylı gidilmiştir. Kemalizm ihya edilmiş, anıtkabir ziyaretgâh haline getirilmiştir.
(Devam edeceğim İnşaallah…)







