--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Mehmet Arıkan Ağabey’in ardından

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
12

Son devrin büyük din âlimlerinden Osmanlı dersiamlarından Peygamber vârisi Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretlerinin ilk talebelerinden olup dizi dibinde çocuk yaşta tahsile başlamış, yine çocuk denecek 13-14 yaşlarında cami kürsülerinde vaazlar vermiş Mehmet Arıkan Hocaefendi; covide yakalanarak vefat etti.  

Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.    

DİB bünyesinde resmi görev yapan Arıkan hocamız, dini hizmetlere kendini adayanlardan. 1970’lerde henüz 32 yaşında iken ‘Madde ve manada büyük Türkiye’ üst başlık ile yayınlanan Babıalide Sabah gazetesi ve Ufuk Dergisinin sahibi ilim, fikir ve din adamıydı.   

Vefat haberini aldığımda hatıralar canlandı. Liseye giderken Sabah gazetesinin açtığı makale yarışmasında dereceye girip ödül kazanınca gazeteye gitmiştim. O zaman (70’li yıllar) tanışmıştım. Cumhuriyet döneminde ‘hizmet ehli’ din adamlarını incelerken de Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretleriyle ilgili bilgi ve hatıralarından haberdar olmuştum.   

O ödülden sonra gazeteye her hafta bir yazı gönderiyordum ve ‘okuyucu köşesi’nde yayınlanıyordu. İdare ettiği Sabah Gazetesi ve Ufuk Dergisi kanalıyla o zamanın zor şartlarında Kıbrıs’a dinî-millî değerleri ihtiva eden kitap gönderiyor, millî manevi değerlere bağlı gençlik yetişmesine basın yoluyla kapı açmaya çalışıyordu. Üstad Necip Fazıl’ın bu gazetede yazmasının da bizim üzerimizde ayrı bir tesiri vardı. Ta o zamanlar bugünü görür gibi atılan manşetler çok dikkat çekiciydi. ‘Ayasofya Mahzun, Ayasofya fatihini bekliyor, İslâm birliğine duyulan ihtiyaç, Millî Eğitim’de Türk İslâm değerleri olmalı, Filistin, Kudüs, Mescidi Aksa’ ile ilgili manşetler basın tarihine geçecek belgelerden. Gençlerimiz ve medeniyet tarihimizin üzerine sağanak halinde saldırıların yağdığı dönemde birçok millî ve manevi gazetelerin ve dergilerin basımını yaparak devlet ve milletimize hizmet eden Sabah gazetesi ve Ufuk dergisinin kapatılıp çökertilmesine karşı amansız mücadele eden Arıkan ağabeyin en dertli olduğu bu meseleydi. Bu hizmetlerden rahatsız olan zümrenin hep var olduğu da (bugün yaşananları görünce) değişmeyen bir gerçek.   

Yetiştiği ocağın “Darül Erkam ve Eshabı Suffe’ye dayanması, hocasının, üstazının Osmanlı müderrislerinden ve evlad-ı fatihan’dan olması, İstanbul beyefendisi özelliklerini taşımasının da kaynağıdır. Cemaat mensubiyetine, tasavvuf ve tarikat alakasına rağmen, ilmîlikten uzaklaşmadı. ‘Efdaliyet (en üstün biziz, bizden büyük yok), keramet hastalığı’na tutulmadı. Şeriatsız tarikat olmayacağı fikrini taşıyor, ifrata düşenlere ilmi ve fikri ölçüleri hatırlatıyordu. ‘Allah ve Resulünden başkasına mutlak itaat edilemez’ derdi. Üstünlüğün Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde geçen “Takva”da olduğunu beyan ederdi.   

Geçirdiğim ameliyatlar, hastalıklar, hastaneler, vs. Hep ziyaretime gelirdi. Gelemediği zamanlarda telefon eder hal hatır sorardı. Konuşmaları, zarafeti, kibarlığı, nazikliği ve davranışlarıyla kiminle görüşürse görüşsün tesir uyandırırdı. Hastaneye geldiği bir gün eğitim camiasından mühim ziyaretçilerim vardı. Arıkan ağabeyi tanımıyorlardı. Üç beş dakika konuşup gidince oradakiler: ‘kim bu adam?’ diye sormuşlardı. Hal lisanı konuşuyordu sanki. Farkı fark ediliyordu. Akademik kariyer sahibi olarak görüyorlardı.   

Zaman zaman Üsküdar’daki camilerde öğle namazında buluşur, sonra ‘Kanaat Lokantası’nda öğle yemeği ikramında bulunurdu. Ardından çayımızı içer sohbet ederdik. ‘Abi, çok iyisin ama emr-i bil-ma’ruf nehy-i anil münkeri yapmıyorsun. Cemaatteki yanlışların, hataların yayılmasında vebalin olmasın! Yakınlık bağı düşkünlüğünden idari görevlerde bulunanları da uyarmıyorsun?’ dediğimde ‘Haklısın’ der nazikçe ‘söylesem bile dinleyen olmaz.  Bu bahsettiğin önemli hususları terk etmedim; ama konuşmak için zaman ve zemin müsait değil. Bir fitneye sebep olmak istemem’ cevabını verirdi.  

“Bu kadar pasif olmayın.” sözüme ise ‘Kimseyi kırmak istemiyor, ölçülü ve dengeli hareket ediyor, kimsenin kalbini kırmak istemiyorum. Biliyorsun kalp kırmak Kâbe’yi yıkmak gibidir. hadis-i şerifi var.’ şeklinde cevap veriyordu. Bu aynı zamanda kendi kendini teselli idi bence. Bana da ‘çıkan, çıkarılan fitneyi biz önleyemeyiz. Sen de fitneye bulaşma.’ ilave ikazını yapıyordu. İstikametini hiç bozmayan Arıkan ağabey; ‘3M (Makul-mutedil-müstakim), 5T (teşekkür, tebrik, takdir, teşvik, taltif) kelimelerini yazılarımda ve  konuşmalarımda kullanmamı çok beğenip defterine yazmış, ‘3M’li ve 3T’li adam var mı?’ demişti. Bir de Eyüp Sultan’da sabah namazından sonra Alanya’dan gelen kardeşleriyle fakirhaneye teşriflerini, kahvaltı edişimizi, samimiliğini, mütevaziliğini de hiç unutamam.    

Ayasofya’nın açılması dolayısıyla gazetemiz yazarı ve Akit TV’nin tarih programında her hafta (Pazar 20.30) konuşan Mustafa Armağanı arayıp hissiyatını ağlayarak dile getirmesi de onu farklı kılan özelliklerinden. Arıkan ağabey; Akit’te sayfa (Cuma günü Cuma, Pazar günü Tefekkür) hazırlamamdan çok memnun olur şu sözü naklederlerdi. “Üstazım; hep ‘Ah bir gazetemiz, bir radyomuz olsa.’ derdi. O zaman Büyük Doğu’nun çıkarılmasındaki maddi ve manevi katkılarını, bize okutmasını, tarih şuuru vermesini, sabah namazından sonra bizlere fikir yazılarını okutmalarını unutamam. Yaşasaydı mutlaka Akit’i aldırır, bütün kurslarda okunmasını temin ederdi. Gazete ve TV’nin zalimin karşısında, mazlumun yanında durması, istikametini bozmama duruşlarına da çok sevinirlerdi.”  

Bilhassa basın camiasındaki yeri, faydalı olma düşüncesinden hasetlik tarafının bulunmamasından o gün çıkarılan milliyetçi, muhafazakâr, dinî tarafı olan gazeteleri kendi tesislerinde (bedava, Allah Rızası için) bastırtması basın tarihine geçecek hizmetlerinden.    

Tabii ki bu din; ne kahkaha dini, ne de matem dini. Hayat devam ediyor. Üzüntümüzle beraber tavsiyelerini, konuşmalarını, hatıralarını unutmayacağız. Üzüntümün bir başka sebebi de hatıralarını yazmasını müteaddit defalar söylememe rağmen ömrünün yetmemesi. Yazamadan vefatı. İnşallah evlatları kütüphanesini, çalışmalarını lâyıkı veçhile değerlendirirler. Sıradan kurum ve kuruluşlara değil, istifade, istifaze edecek, sadaka-yı cariye hükmüne geçecek şahıs ve müessese bulmaları.   

Arıkan ağabeyi şükran, rahmet ve minnetle anıyor, ‘Rabbimiz hepimizi cennetinde buluştursun’ diye niyaz ediyorum. Necip Fazıl’ın şu beytiyle bitirelim. 

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...  

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber? 

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle