Kendi medeniyetimizi mutlaka bilelim!
Ahmet Selim’in Medeniyet Notları:
“Millet, kavmin-kavimlerin manevileşmesiyle oluşur. Millet, çift akışlı bir köprü gibidir. Aynen dolaşım sistemimiz gibi fonksiyon icra eder. Maddi unsurlar bir potada eriyip yukarı doğru gider, oradan besleyici zenginlikler kazandıktan sonra, aşağıya inip hücrelere, uzuvlara hayatiyet götürür. Osmanlı Devleti, “milliliği” bugünkü aydınlarımızdan daha iyi kavramış, daha iyi uygulamıştı. O denge “batıcılıkla” bozuldu. Milliliğin manevi temeli, batıcılık yanlışına kaydırılınca işler karıştı. Milliliğin manevi temeli İslam’dı. O temele İslam harcı yerine başka unsurları koyanlar, hatalarını anlamışlardı. Ancak iş işten geçmiş, koca devleti hırslarıyla, ihtiraslarıyla bitirdiler. Sonra da çekip gittiler arkalarına bile bakmadan… Medeniyet adına kadın ve demokrasiyi çok işlerler. Demokrasi “mükemmel” bir rejim midir? Cevabı Batı, ‘Bulabildiğimiz en az kötü rejimdir’ diyor. En az kötü rejim. Yani “mükemmel” değildir. Batı mükemmel’i ararken her asırda birtakım şeyler bulmuştur; şimdilik varabildiği ve bulabildiği siyasi sistem bugünün demokrasisidir.
Şartlardan bahsedilir. Şartlar birtakım sebeplerin doğurduğu neticelerdir. Şartlara uymak, doğrunun tarifi değildir. İsterse 40. asırda olalım; aslen, kadının yeri evidir, kadının topluma yapabileceği en büyük hizmet, her şeyden önce zevcelik ve annelik vazifeleriyle alakalıdır. Bir ‘Eve kapanma’dır tutturmuşlar. Evinin kadını evinde mahpus değildir. Şayet vaktinin çoğunu evinde geçirmesinden dolayı böyle denilmekte ise; çalışanlar da işyerinin mahpusudur. Ev kadının evde yaptığı iş, verimlilik bakımından hiçbir işle kıyaslanamaz. İnsanı, aileyi, toplumu inşa eder o. Toplum, annenin ve zevcenin boşalttığı evi hiçbir şeyle dolduramaz. Ne hizmetçiyle, ne kreşle, ne bakım müesseseleriyle, ne şununla ne bununla. Boşalan ev, üşüyen aile demektir, nesiller arasındaki iletişim zenginliğini kaybetmiş toplum demektir. Kadınların çalışması, faydalı üretimleri artırmamış; anlamsız tüketimleri çoğaltmıştır. Madde planında yapılan tercih yanlıştır. Kadının cehaletini kim savunabilir? Kadın cahil olursa aile cahil olur. Okulun verimli olabilmesi dahi onunla mümkündür. İslam’ın öngördüğü hedef “İnançlı-bilgili-düşünceli-duygulu-dengeli” bir hayat yaşamaktır. Kadın için de öyledir, erkek için de. Kadın; okuyacak da, öğrenecek de, düşünecek de, dinlenecek de. Sizin medeniyetiniz, bırakın kadını, erkeğe bile “okumayı” unutturdu! Değiştiremediğimiz şeye doğru demek zorunda değiliz. “Kadın” yerinde değildir. Huzurlu değildir, mutlu değildir. Çünkü fıtratına aykırı bir hayat tarzının baskıları altındadır. Kadının “yerinde” olmayışı, toplumların en büyük meselesidir, diğer meselelerin hepsiyle ilgilidir. Bizim Batıcılar, kadının açılmasını ve çalışmasını; bir vasıta, bir zaruret gibi değil, bir gaye gibi gördüler. İhtiyaç olsun olmasın, işe yarasın yaramasın; bu yapılmalıdır! Çünkü “gaye”dir! Gayedir ve en büyük değerlendirme ölçüsüdür. Açılmadan, ihtiyaç nisbetinde okuyup çalışsalar? Olmaz! Çünkü gayenin ruhu ‘açılmak’ta, okuyup çalışmakta değil; okuyup çalışmak manasını oradan alıyor! Kısacası Batılıların anlayışı şudur:
“Medeniyet açılmaktır, açılmaya sınır koymamaktır.” Şimdi, medeniyet tarifi bu olanın fikri olur mu? Medeniyet tarifi bu olanla demokrasi konuşulur mu, varlık problemi konuşulur mu, madde-ruh dengesi konuşulur mu, tarih konuşulur mu, kalkınma konuşulur mu, insanın ve toplumun mutluluğu konuşulur mu, ilim konuşulur mu, felsefe konuşulur mu, din konuşulur mu, sanat konuşulur mu? Mesele kadın değil insan meselesidir. Batı medeniyeti insanı kaybetti. Batı medeniyetine “insan”ı kaybettiren gaflet, bizim batıcının hâlâ ve her şeye rağmen gayesidir. Batılıyla konuşabilirsiniz de batıcı ile konuşamazsınız!
Batıcılar, kadının örtünüp örtünmemesini en temel kriter olarak ele aldılar. Kadın açık olursa; o toplum çağdaştır, ileridir, kurtulmuştur! Anlayışları buydu. Bu kadar basitti!
Batı’nın Ortaçağı’nda “din adına ilmi ve düşünceyi reddetmek” vardı ya. Adamlar bu dertten bizim yardımımızla kurtulup bir denge kurmuşlardı. Aynını negatif kopya halinde aktardık! Bizde olmayan, bizim için hiçbir şey ifade etmeyen “din-ilim kavgası”nı taklit dekorlarıyla sahneye koyduk. Maddi ilimler adına dini hor görmek, din alimlerini hor görmek, işte o zaman başlamıştır ve her şeyin vebali ulemanın omuzlarına yıkılmıştır.
Üçüncü Selim’e miras kalan teşhis buydu. Sonra ne yaptı?! Devlet memurları fes-pantolon-ceket giydiler, kavuk-şalvar-sarık yasaklandı. Piyano-orkestra-tiyatro geldi, Donizetti Paşa’lar müzik getirdi. Askere mavili-yeşilli Avrupa üniforması giydirildi. Yabancı dile, teknik öğretime hız verildi. 1838 Ticaret Anlaşması ile bir ön mühür vuruldu. Ardından Tanzimat ve Roma Hukuku’na geçiş. Mühür sabitleşti. Ört ki ölem! Teşhis doğru olsaydı, füze gibi fırlamamız lazımdı! Teşhis yanlıştı, yanlış. Batı’yı da anlamamıştık, kendimizi de. Eksiğimiz, düşünce alanındaydı. İktisadi-içtimai-siyasi düşünce alanındaydı. Maddi farklılaşmanın paniğiyle düşüncenin temelini ittik ve havada kaldık. Böyle bir medeniyet anlayışının, herhangi bir ideolojinin veya fikrî bütünlüğün ifadesi olduğu söylenebilir mi? Bu ne laikliktir, ne demokrasidir, ne modernizmdir. Sadece; kendini yok sayan bir taklitçilik tavrıdır, tuhaf bir Batıcılık dayatmasıdır. Medeniyet tarihinde, düşünce tarihinde böyle bir şey yok. Yapılması mümkün olanlar var, mümkün olmayanlar var. Yapılması gerekli ve doğru olanlar var. Yapılması ile yapılmaması arasında ciddi bir farklılık bulunmayanlar var. Yapılması yahut yapılmaması gerekli ve doğru olanlar arasında önemli farklar var. Bir hayat görüşünüz olacak. Bu olmadıkça, her şey muallakta kalır.
Dünyanın sancısı, İslâm’a, Kur’an’a yaklaşma ihtiyacının sancısıdır. Beşeri kültürün her dalında meydana gelen tıkanmanın-kararmanın-soğumanın ve bundan dolayı da (korkusunu hafifletmek isteyenin şarkı söylemesi gibi) teknolojik oyuncaklarla idrakleri uyuşturmaya çalışmanın sebebi aynıdır. Konuşacaksak, buradan başlamalıyız.
Nefsani içgüdülere yenik düşerseniz, fıtratınızın denge ihtiyacını karşılayamazsınız, akıl-irade-şuur hasletlerini o denge içindeki asli mahiyetlerine ve kıvamlarına kavuşturamazsınız. Bundan dolayı, fikri hayat ve pratik hayatın basit mantığı arasında bir münasebet vardır.
Bir insan, kendi menfaati için cinayet işlerse; o insan hayvandan daha aşağı bir mahluktur. Bir medeniyet, kendi gelişmesi için, insanların hürriyetine, canına kastederse; o’na vahşet denir… Medeniyetlerin seviyelerini gösteren objektif ölçü, insana verilen değerdir.
Hiçbir büyük medeniyet gösterilemez ki; manevî temellere sahip bulunan bir kültürün eseri olmasın. Manen doğru olan, maddeten de doğrudur. Mânen yanlış olan, maddeten de yanlıştır. Bu münasebet kısa dönemde fark edilmese de, uzun dönemde en kesin neticeleriyle müşahade olunur ve her hâlükâr’da hükmünü mutlaka icra eder. Bir düşünce-bir tavır-bir karar; manen ne kadar doğru ise, maddeten de ancak o nisbette doğrudur.
Temelsiz tefekkür olmaz. Öylesine bir didinme, yorgunluk ve ızdırab getirir; dalalete sürükler. (Temel, değişmez inançlardır. Tefekkür, o inançların, benliğimizi şahsiyete dönüştürmesi, bize bizi vermesidir. Kendi medeniyetimiz çerçevesinde bu olmalıdır. İnsan başkasının ağzıyla yemek yiyemediği gibi, hayat tarzımız olan kendi medeniyet dünyamızı değiştiremeyiz, Batı medeniyetiyle iç içe yaşayamayız. Y. D) Bir hakikati ispatlamak değil de, “o’na ram olarak yaşamak” bize mutluluk verecekse, niçin havasız bir boşlukta ağırlığımızı kaybedelim? Yahut kıyısız bir genişlikte niçin yeteneklerimizi imtihan edelim? Ya bir “bocalama” noktasında, ayrıldığımız kıyıya da dönemez hale geldiğimizi fark edersek?! Kim bizi çekip kurtaracak?” (Haftaya Mehmet Niyazi ÖZDEMİR’in Medeniyet notlarıyla devam edeceğim İnşaallah…)







