İslam’a göre insan
Modern hayatın dayattığı her şeyi elinizin tersiyle itip kendimize mahsus bir hayatın temellerini atıp bunun inşasını düşünmek zorundayız.
Müslümanlar olarak gün geçtikçe yaşayan değil tartışan bireyler olma eğilimini benimsemiş gözükmekteyiz. Oysa din, sadece iman değil, aynı zamanda ameldir. “Allah, bir topluluğa şer murat ederse, onlara tartışma kapısını açar ve onları amelden alıkoyar.”
Toplum içinde ârif kişiler vardı. Şimdi “bilge adam” dedikleri şahsiyetler. Ne kadar ihtiyacımız var bu şahsiyetlere. Yerleri kartvizitlerle, pâyelerle, makam-mevkilerle doldurulmuyor. Bazan onların öyle hasretini çekiyorum ki; bir ananın dizine başını koyar gibi öyle bir diz arıyorum. Zor geçitlerde vecize gibi sözler söyler, metanet ve istikamet gösterirler, hayatımıza ve birikimimize çok şey katarlardı. “Maya insan”lardı onlar. “Üstünde dinî motif var mı?” konusu önemli değil; “Ruhunda, zihninde, şuurunda kişiliğinde dinin istikamet denge ve tefekkür ışığı var mı?” konusudur önemli olan. Bu var ise, o insan düşünerek yaşar, sorumluluk şuuruyla yaşar, hayata geniş ve derin bakar; duruşu, hâli, tavrı, sevgiyle vakarı birleştiren bir güzellik taşır. Bizim ana düşünce meselemiz de, insanın böyle bir insan olmasını amaçlayan bir mantık yapısını gerekli kılar. Hayata müdahale eden bir dinimiz var bizim. Din; ruhu ve zihni ışıklandırmak ve hayatın içinde yaşanmak içindir, ezberlenip taşınmak için değil. Son yaşadığımız olaylar da, bildiklerimizle, okuduklarımızla, dinlediklerimizle amel etmediğimizi gösteriyor.
İSLAM’DA HÜRRİYET ANLAYIŞI
İslam’a göre insan, Allah tarafından yaratılmıştır ve yalnız O’na boyun eğmek zorundadır. Bu ise İslam’ın hürriyet anlayışının özünü oluşturur. İnsan hür doğduğu için, İslam nazarında, hiç kimse, hatta devlet dahi, ferdin hürriyetini keyfî olarak sınırlayamaz ya da baskı altına alamaz. Ama fert, başkalarına zarar verecek olursa, o zaman böyle bir kimsenin tasarruflarına bazı sınırlamalar getirilebileceğine, İslam hukukçuları hemfikirdir. Bu sınırlama, İslam’ın ferde tanıdığı geniş hürriyete ters gibi görünürse de, aslında durum böyle değildir. Zira İslam’da önemli olan toplumun bütün fertlerinin refahıdır. Ferdin hürriyeti ise, topluma zarar vermemekle sınırlıdır. Ferdin hürriyetini, diğer fertler veya cemiyet karşısında uygun bir yere oturtabilmek için İslam âlimleri, şu prensipler üzerinde fikir birliği etmişlerdir: Öncelikle cemiyetin çıkarları, fertlerin çıkarları üzerinde tutulur. İkinci olarak, zararı önlemek ve faydayı sağlamak İslam’ın hedeflerinden biri ise de, zararın önlenmesi faydadan önce gelir. Üçüncü olarak da, daha büyük bir zararı önlemek için, küçük zararlara katlanılır. Yani küçük bir fayda veya çıkar için, daha büyük bir fayda feda edilmez.
BİZİ MANEVİYAT PAKLAR!
O hâlde netice olarak diyebiliriz ki, İslam’ın ahlaki sınırları içerisinde bireyin hürriyeti, toplumun daha büyük menfaatlarıyla çatışmadığı ve başkalarına zarar vermediği müddetçe koruma altındadır. Bu çerçeve içerisinde, bir Müslümanın kazanabileceği servet için de bir sınırlama söz konusu değildir. Hakka hukuka riayet ettiği müddetçe.
Bir kültür emperyalizmi, bir kültür erozyonu içindeyiz. Terörü yok saysak da bizim bir milli manevi zaafiyet meselemiz vardır. Bunu görmek lazım. Esasen terörün doğması daha doğrusu “doğdurulması” ve önlenememesi de bu meseleyle alakalıdır. Kültürel icaplar, ekonomizm kafasıyla önemli sayılmamıştır. Kültürel meselelere değer verilmemiştir. Müzeler, anma günleri, turizm, gösteriler, oyunlar vs. Bizde devletin kültürle alâkası budur. Kültür’le Eğitim’in ayrılmazlığı bile anlaşılamamıştır. “Kültür” kavramını da karıştırıyoruz. Kültürel farklılıkların olması, ayrı bir kültürün meydana gelmesi değildir. Geniş mânâda düşünülürse aileden aileye bile, kültürel farklılıklar görülebilir. Fakat milli kültürün asgari müştereklerini reddedici bir başka kitle kültürünün varlığından söz etmek apayrı bir iştir. Kendi “milli” ve “mukaddes” değerlerini, kafalara ve vicdanlara gerektiği gibi işleyememiş, Türk’ü Türk’e, Müslümanı Müslümana sevdirememiş bir kültürle, bir millî eğitimle nereye gidilebilir?
Asıl ihmal edilen husus; insanın bütünlüğüdür, insanı insan yapan mânâ yönüdür, ruh yönüdür, kültür yönüdür, inanç yönüdür. Bu memlekette yıllarca emperyalizme çanak tutanlar, hep anti-emperyalizm propagandası yaptılar. Millet’in hakikatini, milleti millet yapan değerlerin üstünlüğünü unutmak; ihmallerin ve gafletlerin en korkuncu idi. Hâlâ her şeyi maddeye ve maddi sebeplere bağlamak ısrarları, o ihmalin ve gafletin uzantısıdır. İnsanları sadece maddeyi ve parayı düşünen bir hayat anlayışının peşine takarsanız, günün birinde her ev ayrı bir vatan ve her aile ayrı bir millet haline dönüşür.
“Ev” manevileşirse “yuva” olur. Manevileştiği kadar, yuva olur. Toprak manevileştiği ölçüde vatan olur. Halk, cemiyet; manevileştiği ölçüde millet olur. “Fert”, manevileştiği ölçüde “şahsiyet” olur, “yürek” manevileştiği ölçüde “kalb” olur, “gönül” olur. Ruh’un tahakkuku, madde’yi manevileştirdiği ölçüde gerçek hayat doğar; hayatın fonksiyonları verimli olmaya başlar. Türk milleti, etnik farkları kaynaştırıp ölümsüzleştiren manevileşmiş tarihi varlığıyla bir bütündür. “Irkî bir sebep” ile ülkemizde insanlara farklı davranılma yanlışı tasvip edilebilir mi? Ülkemizde, ırkî farklılıkların bizim tarihimizde olduğu kadar, manevi-kültürel bir pota içinde birlik ve beraberliğimizin tabii özellikleri haline dönüşmesi ne kadar güzeldir. Bu gerçeği başka nerede görebilirsiniz.
üstünlük soy sopta değil...
Peygamberimiz, bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Allah, sizin cisminize bakmadığı gibi soyunuza sopunuza, mal ve mülkünüze de bakmaz. Ancak bir kimse salih biri (yani iyi bir Müslüman) ise, o zaman Allah ona şefkat ve sevgi besler. Zira siz hepiniz Âdem’in çocuklarısınız ve hanginiz daha fazla takva sahibi olursa, ben onu daha çok severim.” Hadiste “Allah sizin cisminize, soyunuza sopunuza, mal ve mülkünüze bakmaz” denilmektedir. Bunun mânâsı ise şudur: Allah katında bir Müslümanın üstünlük ölçüsü, o kimsenin bedenen güzel, endamlı ve yakışıklı oluşu değildir. Yine bir kimsenin zenginliği, pek çok mal ve mülkünün bulunması da, o kimsenin Allah’ın sevgili kullarından olduğunu göstermez. Aynı şekilde soy sop da Allah katında bir kimsenin üstünlük ölçüsü değildir. Rasulüllah Efendimiz, “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız” diyerek, insan olarak herkesin Âdem’den geldiğini ve ırkı, rengi ve dili ne olursa olsun, herkesin Allah önünde eşit olduğunu ifade etmiştir.
Sonunda ise, insanların Allah katında birbirlerinden üstün olabilmelerinin yegâne ölçüsünün ‘takva’ olduğunu belirtmiştir. (Devam edeceğim İnşaallah…)







