İnsanımızı unutmayalım!
Para, maddi değerleri ölçmenin ve akışını sağlamanın bir vasıtasıdır. Kendi başına ne iyi ne kötüdür. Önemli olan nasıl kullanıldığıdır. Bizdeki kullanımına bakınca, paranın, yokluğuyla da varlığıyla da manevi değerlere olan bağlılıkları aşındığı görülüyor. Çünkü yokken de o düşünülüyor, varken de. Bir derecede düşünülmesi tabiidir.
Burada kastettiğim, insanın şahsiyet dengesini sarsacak biçimde düşünülmesidir. Adeta, vasıta olmaktan çıkıp gaye haline getirilmesidir. İnsanın içine işlemesidir. Su, teknenin içine girmezse; onu kaldırır, yüzdürür, ona faydalı olur. İçine girerse onu batırır. Para (maddiyat) da öyledir. Faydalıdır, gereklidir; ama o senin zihnini, yüreğini istila etmeyecek, sen onun üstünde olacaksın. Sen onu kullanacaksın, o seni değil. Sen ona hükmedeceksin, o sana değil. İslam’ın maddeye ve dünyaya bakışı, mükemmel bir denge ifade eder. Benzerini hiçbir felsefede, hiçbir izah sisteminde göremezsiniz. İncelik, derinlik, genişlik, zarafet ve hassasiyet İslam’da muhteşem bir uyum içindedir. Dünyada ne varsa, tabii olarak hangi cazibeler ve zaruretler varsa; İslami izah, hepsini asli mahiyetlerinin aydınlığında gerçek yerine oturtur. Şartlar ne kadar değişirse değişsin bu hakikat değişmez. Yeter ki, İslâm’ı iyi kavrayalım. Dünyayı ve insanı, iyi, doğru, güzel yönde değiştirmekten vazgeçenler; bunu imkansız görenler, İslam’a uyma yerine kendilerine uydurmaya çalışıyorlar. Dine uyma değil de kendine uydurma! Değişmezlere dayanarak değişmeye insanlığın ihtiyacı vardır. Değişmez/değişmeyecek İslâmî ölçüleri değiştirmeye kalkmak, yozlaşma sürüklenişini hızlandırmak anlamına gelir.
Kapitalizmin insanı mutlu mudur? Parayı putlaştıran Batı mutlu mudur? Biraz zorlayın idrakinizi de, düşünmeye çalışın. Kapitalizmi taklid etmeye çalışan bizler ne durumdayız? Onlar temelleri üzerinde sallanıyor, biz reddettiğimiz temellerin yokluğuna rağmen ayakta durmaya çalışıyoruz. Hâlâ ayakta isek, bu Allah’ın bir lütfudur. Medeniyet denkleminin dışında bıraktığın manevi temellerine niçin mücadele ediyorsun?! Böyle bir trajikomik vak’aya medeniyet tarihinde rastlanmamıştır. Meselemiz, önce manevidir, sonra kültürel ve fikrîdir, sonra politik-ekonomik v.s.’dir. Meselemiz, “insan meselesi”dir. Bütün açılan tesislerden, teknolojik gelişimleri iyi kullanarak yapılan deniz altı, deniz üstü geçitlerden, köprülerden, delinen dağlara varıncaya kadar hepsi insanlığın hizmetine sunulmuştur. Allah da Dinini, Peygamberlerini, Kitaplarını insan için göndermiştir. Her işle uğraşan, memlekete, millete, ümmete hizmet eden herkes öncelikle insanı tanımak mecburiyetindedir. Onu en iyi şekilde tanımak her şeyi yaratan Allah’ın koyduğu ölçülere uymayı, hayata hâkim kılmayı gerektirir. Rejiminden, demokrasisinden, yaşayış tarzına varıncaya kadar, yaşanan ve hayat nizamımız olarak gönderilen Dinimizi unutamayız. Dinimiz bütün Müslümanların hayat nizamıdır. TV’lerde, sosyal medyada tartışılan, bir kitap değildir. İnsanlar arasında en verimli işbirliği, ancak inanç, duygu, düşünce ve amaç birliğinin gerçekleştiği durumlarda kurulabilir. Bir inanç sistemi, ancak bu alanlardaki birlikteliği gerçekleştirdiği oranda amacı istikametinde yol alabilir. Onun içindir ki tüm inanç sistemleri, mensupları arasındaki bağların güçlenmesine olağanüstü önem verirler. Kur’an işte bu nedenle “Mü’minler sadece ve sadece kardeş olabilirler” talimatını verir. (49 Hucurat sûresi, 10. âyet)
İnsanlık, İslam’a yaklaşmadan, bir başka deyişle İslam’a olan uzaklığını azaltmadan, hiçbir meselesini çözemez. Evrensel gerçek budur. Bu medeniyeti teknoloji kurtaramaz. Böyle giderse teknoloji kendi pisliğini bile temizleyemez. Denge bozulmuşsa, hızın artması sadece felaketli neticeleri çabuklaştırmaya yarar. Kur’an’ın kendisinden sonraki insanlık tarihine damgasını vurmuş olan İslam Medeniyeti’ni doğuran bilinç de aynı bilinçtir. Medeniyet bilinci göz ardı edilerek, İslam’ın insanlığa vaad ettikleri anlaşılamaz. Çünkü İslam, kendisini bütün boyutlarıyla ancak kendi evrensel ilkeleri üzerine kendi elleriyle inşa ettiği medeniyette ifade edebilir. O medeniyetin yapı taşlarını ise, birlikte iş yapma iradesi sergileyen mü’minler oluşturacaktır. İslam, “dinlerden bir din” değildir; hayatın bütün mekânlara ve zamanlara şamil hakikatidir.
Dünyanın en ileri, en zengin ülkelerinde bile, gittikçe artan sıkıntılar yaşanıyor. Azıcık düşünebilen insanlar dahi bu sıkıntıları hemen her ülkede şöyle veya böyle dile getiriyor. İnsanlar ve cemiyetler, hem maddi, hem kültürel çevre şartları bakımından huzursuzluğa ve mutsuzluğa doğru gidiyor. Adeta hayat manasızlaşıyor ve ona mana kazandırmak için yapılan şeyler, yozlaşmayı daha da artırıyor. Bir sosyal yapı içinde insan amaç, yapının kendisi araçtır. Araç uğruna amaç feda edilemez. İlle de feda edilecekse amaç uğruna araç feda edilmelidir. Her dünya görüşü “Ben kimim? Niçin varım? Nereden gelip nereye gidiyorum?” gibi, insanın temel soru ve sorunlarına cevap bulmak zorundadır. Bu temel sorulara cevap bulamamış bir dünya görüşü, iflas etmeye mahkûmdur.
Teknoloji medeniyeti, dünyayı ve insanı tüketme pahasına bir şeyler üretiyor. Üretimi ne kadar artarsa artsın, ödettiği bedel bu olduktan sonra, ne değeri var? Medeniyetin ölçüsü insandır; tekniğin ve teknolojinin amacı, insanı mutluluğa/huzura götürmektir.
Ekonomik kayıplar telafi edilebilir. Telafi edilemeyenlerine katlanmak, ekonomik sınırlar içinde kalması halinde, çok önemli sayılmayabilir. Fakat manevi ve milli yapımızla ilgili menfi hesaplar, bambaşka bir önem taşır. Müslümanlarla ilişkilerin temeli dindir, çimentosu imandır. Yıkımı ise ihanettir. (İnşaallah devamı yarın)







