--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İnanç ve Kültür Hayatımızda Nöropati 

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci
3

Nöropati, sinir dokusunda oluşan hasara bağlı duyu kaybı imiş. Mesela şeker hastalarında sık görülebiliyor. Bir de inanç ve kültür hayatımızda nöropati hastalığı var. Aramızda öyle kişiler dolaşıyor ki, içinde yaşadığı milletin tarihi, kültürü, inancına karşı tam bir nöropati hastası vaziyetinde. Hislerini kaybetmiş sanki. Bir insan milletinin inanç ve kültürüne karşı bu kadar mı hissiz kalır... Şahsen inançların zayıf olabilir veya hiç olmayabilir. Birlikte yaşadığın insanların inancına-kültürüne hiç olmazsa saygı da mı duyamazsın? 

Son yaşadığımız aktüel olaylar; nasıl hasta tiplerin içinde yaşadığımızı gösteriyor. Hem de önemli makamları işgal etmiş, bu millete kan kusturmuş, devletin bürokrasisine senelerce hâkim olmuş, iktidarları muktedir yapmamak için putperestliklerine kılıflar bulup Kemalizm’i din haline getirmiş, ilke ve inkılaplarını kendi ‘amentü şartları’ bilmiş bir yapı. Hastalıklarının hangi tür bir hastalık olduğunu da inceleyince ortaya çıkan hastalığı da siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum.    

Bunlara önce ‘derse sokmak, bilgi tazelemesi yapmak, peşin hükümlerini (ön yargılarını) kaldırmak, İslâm, demokrasi ve laiklik dersi aldıralım’ diye düşünsek bile bu hastalıklı bir hasta olduklarına göre ne yapılabilir? Önce devleti bu hastalıklı yapıdan kurtarmak lâzım. Tedavi seferberliği yapalım. Bunlara senelerce devleti işgal edip ellerindeki imkanları bu milletin kültürüne, inancına karşı olmalarından öte ihtilallere, muhtıralara, gerekçe gösterecek kadar hastalarla uğraştığımızı unutmayalım. Bu öyle bir hastalık ki (Duyu kaybı, ağrı hissetmeme, hissin tam kaybı. Böyle hastalar gazete okurken, TV seyrederken ayakları yansa bile duymayıp gazete okumaya, TV seyretmeye devam ederler.)    

Laikliği, demokrasiyi ‘put’ haline getirenlerin bu topraklardaki üç kutsalı ‘çıplaklık, faiz ve içki’dir. Ve hepsinin haram olan bu günahlara ilişkin laik hassasiyetlerinin arka planında bencillik ve ‘günah savunması’ yatar. “Allah’tan bağımsız hiçbir varlık ve hayat alanı yoktur” gerçeğini de kabullenmezler. Allah’a dayanan kutsala histerik bir hırçınlıkla karşı çıkarlar. Kendi mukaddes değerlerinin tam tersini yapmayı marifet bilirler. İslâm; kendi imtiyazlarının sonunu getireceğinden, dini hatırlatan her şeye karşı çıkarlar. En üzücü taraf da demokrasi ve laikliğin Batı’daki çıkış sebebini, şartlarını, devletlerin benimseme sebeplerini, medeniyet tarihlerini bilmezler, okumazlar, öğrenmezler. Kendi devletini ve devleti devlet yapan özelliklerini, hakiki devletin himayesindeki; adalet özgürlük, kul hakkı, değişik düşünce ve yaşayış içindeki insanların huzurlu yaşamalarını borçlu oldukları değerleri de bilmezler. Aynı zamanda Medine’de kurulan İslam Devletini o dönem maiyetlerinde çeşitli inanç, düşünce/fikir, yaşayış tarzı içindeki insanların nasıl hep beraber huzur ve sükûn içinde yaşadıklarını da. İmtiyazlarının devamını sağlayan zulüm ve baskı dâhil, hesabı verilemeyecek bir hayatı tercih ederler. Olmayan dini inançları; hesap soracak, hayata müdahil aktif bir Allah inancı (yaptıklarından hesaba çekileceği) yerine, hayat tarzlarını ‘din’ yerine koyan bir putperestlik! Milletin dinine imanına dahi tahammül edemeyenlerin hırçınlığının yerini, normalleşme alıyor. Normalleşme bile bunları çıldırtıyor.  

Sol, CHP zihniyeti, Kemalistler, vs. dindarlaşmayı ‘tehlike’ olarak görüyorlar. Ama kim için tehlike? Allah’ın kullarını kendi ideolojilerine ve sahte ilahlarına kul etmek isteyen özgürlük düşmanları için. Bu çatladıkları, patladıkları dindarlaşma (görüntüde de olsa) sürecek. Bu dindarlaşmayı tehlike olarak görenlerin bu ülkeyi yüz yılın en kötü yönetilen ülkesi yaptıklarını millet ayan beyan gördüğü için sürecek. Onların bu ülkeye verecek hiçbir şeyleri olmadığı için sürecek. Bu zümrelerin, bu milletin cebinden safa sürüp keyif çattığı halde, her seferinde karnını doyurduğu çanağı kirlettiğini, hatta tekmeleyip kırdığını gördüğü için sürecek. Azgın azınlığın hiçbir sahici değerden nasibi olmadığı tecrübeyle sabit olduğu için sürecek. Bu ülkenin başına örülen çoraplardan dindarların sorumlu olmadığı, sorumluların hep özüne yabancılaşmış, dinden imandan kopmuş zümreler arasından çıktığı için sürecek.   

İnsânî, imânî, felsefî, ilmî, iktisâdî, siyâsî, askerî ve ekolojik meselelerin tamamının temelinde yatan yanlışlığın sebebi bu milletin kendi değerlerinden uzak yaşatılmaya zorlanmasıdır. Yaşanmayan, hayata nüfuz etmeyen, her inanç zayıfladığı, solduğu, küllendiği içindir ki son yüz senede din, hayatın dışına çekilip vicdanlara hapsedilmiştir. Hayata girmesi de tehlikeli görülmüştür. Kendi kavramlarımızla, düşünemez hale getirilip problemlerimizi, meselelerimizi kendi değerlerimizin reçetesiyle çözeceğimiz öz güvenini vermemişiz. Başkasının ağzıyla yemek yiyemeyeceğimizin idrakini yitirmişiz.   

Demokrasi, milletin ve milli iradenin hakemliğini kabul eden ve onu zedeletmeyen bir hür mücadele zeminidir. Laikliği dayatanların isteği; İslâm’ı hayata dair iddialarından vazgeçmiş müzelik bir inanç haline getirmek. Yani fosilleştirmek. Seküler-laik politikalar sonucu İslam’ı azaltılan ya da tamamen kaldırılan insanlar, kendilerine dinin yerine alternatif olarak sunulan yarı dinleştirilmiş resmi ideolojilere “iman” ettirilmişlerdir. Cehalet döneminin putperestliği! Bu putperestler; hak, hukuk, özgürlük ve adaleti hep kendileri için geçerli değerler olarak savunurlar. Müslüman düşmanlığı; örtü düşmanlığı, cami düşmanlığı, minare düşmanlığı, isim düşmanlığı, Cuma düşmanlığı, Arapça düşmanlığı, Kur’an düşmanlığı, Kur’an kursu düşmanlığı, İmam-Hatip düşmanlığı, Peygamber ve nihayet Allah (Din) düşmanlığı. Laikliği koruma adına kutsallara küfredemezler. Laikliği İslam’ın karşısında bir din gibi görüp, insanları “laiklik dininin seküler mümini” olmaya davet edemezler. Hele “Laik olmayan adam olamaz” türünden herzeler yiyemezler.    

 Ülkemize, milletimize, insanımıza sahip çıkma, hak hukuk, özgürlük temelli, kendi değer yargılarını ihmal etmeyen hukukçular yetiştirmemiz tek çâredir.

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle