--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İktidar ve muhalefet putlaştırmayın!

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Kur’an’da “şeytan” sadece soyut ve görünmez varlıklar olarak geçmez. Aynı zamanda kimi insanlar için de “şeytan” nitelemesi kullanılır. Şeytan kimi zaman bir düşünce, kimi zaman bir sistem, kimi zaman bir ideoloji, kimi zaman bir insan, kimi zaman da bir devlet olarak tezahür edebilir. İsrail ve ona hamilik yapan ABD, güce tapan yapılarıyla şeytanın devlet olarak tezahür ettiği bir yapı görünümündedir ve ‘taşlanmışlardır’. Mazlum Filistin’in gözü yaşlı çocuklarının İsrail’i ve ona ait savaş makinelerini taşlaması, fiili bir “euzü-besmele”dir. Bir buçuk milyar Müslüman bir günlük euzü-besmelesini Filistinli çocuklar gibi fiili olarak çekseydi, İsrail taşlardan oluşmuş dağların altında kalırdı. Bunu yapamayanlar bari zulme buğz ederek, mazluma muhabbet ederek taraflarını belli etsinler. ABD ve İsrail mallarına boykot uygulayarak yapsınlar bunu. Hani küçücük gagasıyla Nemrud’un Hz. İbrahim’i yakmak için tutuşturduğu ateş dağlarının üzerine su taşıyan serçe misali. Serçenin küçümencik gagasıyla taşıdığı ateş Nemrud’un ateşini söndürür mü? Elbette söndürmez. Fakat bu soruya serçenin verdiği cevabı hepiniz biliyorsunuz: ‘Maksat tarafımız belli olsun.’ 

Baksanıza yılanlara! Nemrud’un İbrahim’i yakmak için tutuşturduğu ateşi kızıştırmak için üfleyen yılan gibi, İsrail’in Filistinli soykırımına ‘Bir katkı da bizden olsun’ dercesine kalemleriyle üfleyip, kanallarıyla kin kusuyorlar. Zalime şefkat ve muhabbet gösterisinde bulunmaya devam ediyorlar. Amerika’nın İsrail mecburiyetine, bir takım yanlışlıkların ters tesirine rağmen, insanı maddi endişelerin kıskacında hareketsiz bırakan istikrar formüllerine rağmen, her şeye rağmen; dünya, İslam’a bakmaktadır.

Dünya; ya mihverinden çıkacak, ya da İslam’a yaklaşacak. Başka yol yok. Dünyanın İslam’a bakması, bu manayı sezenlerin Batı’da gitgide artmasından dolayıdır. Ne var ki, bizde, ne çağı, ne dünü, ne bugünü zerre kadar bilmeyen ve anlamayan uyuşturulmuş, mankurtlaşmış mesuliyet ve mükellefiyetten kaçış, hâlâ devam ediyor. Ruh köklerimizin kurutulması önlenemiyor. Her vesileyle ‘Birlik ve bütünlüğünü korumak, milli beraberlik’ tekrar edilir. Bunu sağlamanın yolu, icapları nedir? Önce hatalar, yanlışlar kabul edilip ısrarcı olmayıp vazgeçilmeli. Hele son yaşananlar.

Her canlı varlık, manevi ve maddi sıhhat şartlarının sağlanması ile korunur. O şartların geliştirilmesi ile gelişir. Her şey buna bağlıdır. Meselenin esası, özü budur. İstediğini düşün, istediğine inan yahut inanma, istediğin gibi davran; yalnız ‘bilim ve teknik öğren!’ Bizim ‘insan’ anlayışımız bundan ibarettir! Böyle insanlardan aileyi, cemiyeti, milleti nasıl oluşturacaksınız? Böyle bir insan ve eğitim anlayışıyla neyi kıracaksınız, neyi nasıl koruyacaksınız? Hayatın, dünyanın, külli manası İslâm’dır. Cüzi manalar ona göre şekillenir ve ona yabancı manalar ondan da hayattan da kopma-uzaklaşma ifade eder.

Özü, laik, pozitivist, İslâm’sız bir Türk kimliği olan ‘Öğrenci Andı’nın bu kadar üzerinde durulması kalite ve seviye eksikliğimizle birlikte yakın tarihi hiç bilmediğimizi göstermiyor mu? Kariyer ve diplomaların, önemli üniversite mezunlarının revaçta olduğu bir dönemde ‘fikri hür, irfanı hür’ diye ezberletilen cümleler ne zaman kültür hayatımıza yansıyacak? Bu ‘putlaştırma’dan ne zaman vazgeçilecek? 29 Ekim 1923’ten 1938 ölüm tarihine kadar müdellel ve mevsük (delilli ve ispatlı) yaşananlar itham ve hakaret etmeden ilmî olarak ne zaman konuşulacak? Bir kısmına temas edeyim.

İstiklal Harbinin muzaffer tepedeki komutan kadrosunun istiklal mahkemelerinde idamla yargılanmaları, ezanın Türkçe okunması, Kur’an-ı Kerim’in okunmasının/okutulmasının, Allah demenin bile yasakları, gardrop devrimleri, kadınların teşhir metaı gibi görülmesinin  yuvasından, mahremiyetinden çıkarılmasının ‘modernlik/çağdaşlık’ adı altında yutturulmasını vs. İstiklal Marşımızı yazan Kur’an şairinin gurbete gitmek mecburiyetini, Şeyhül İslam Mustafa Sabri Efendinin vatan hasretiyle ölümü, Ermeni ve Yahudi ağzıyla senelerce ‘kızıl sultan’ denilen/dedirtilen deha ve büyük devlet adamı, dünya siyasilerinin tasdik ve kabullendiği Abdülhamid Han için uydurulan yalan ve iftiraları, hangi birine temas edelim? Yurt dışına çıkarılan Osmanlı hânedanının çektiklerini, yaşadıkları aç susuz sürgün hayatlarını, geride bırakılan servetlerin ‘Tek Parti’ emrinde kullanılmalarını, borçları sebebiyle naaşına hâciz konan son Osmanlı padişahını, Abdülaziz Han’ın şahadetini intihar olarak gösteren yalan ve uydurma tarihi, vs. Satır başları bile sayfalar tutar. İlga edilen Hilafet ile yalnız bırakılan ve yağma ettirilen Osmanlı Devletini (son döneme girerken bile yüzölçümü 10 milyon kilometrekareydi. 780 binlere düşen/düşürülen devletimizi) bu kadar karalamak hangi vicdan ve insafa sığar. İslâm dünyası, Osmanlı’dan sonra paramparça edilmedi mi? İnsanlıktan nasibi olmayanlara neyi anlatabilirsiniz? Kapatılan Darül Fününu, mâziyle irtibatı kopararak bir anda cahil bırakılan/bıraktırılan harf inkılabını, kapatılan tekkelerin, zaviyelerin, yerlerine bütün bunları yapanlar bile ‘Her şeyi yıktık ama yerine hiçbir şey koyamadık.’ Demediler mi? Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen idamlarla yerleştirilen ‘şapka kanunu’nu, İstanbul’u fethederek bizlere emanet eden Fatih Sultan Mehmet Han’ın fethin sembolü Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilmesi bedduasını nasıl unutabiliriz? Hafıza kaybına mı uğradık? Titri, pâyesi olan, tarihçi, ilim adamı olarak geçinenler, siyasi hayatları olan, muhalefet olsun, iktidar olsun siyasi hayatın içinde olanlar/bulunanlar, entelektüel olarak bilinenler, vs. Bizim Türk Milleti olarak tek kurtuluşumuz ve yaşayışımız olan İslâm Medeniyetini bıraktığımızı/bıraktırıldığımızı, Batı vahşetini ‘uygarlık’ maskesiyle sömürü, asimile, katliam yaparak insanlığı ‘cinnet toplumu’na çevirdiğini, kendi medeniyetimiz himayesinde (Yahudiler de dahil) ‘Cennet Toplumu’ gibi yaşadıklarını ne zaman anlayacaksınız? Basit bir kültüre sahip olanlar bile günahsız, hatasız yahut mahfuz ve masum olanın yalnız Peygamberler olduğunu bilirken, taşıdığınız bütün pâyelere rağmen bu ‘putlaştırma’ cehaletini hep sürdürecek misiniz? ‘Hata, yanlış, kimden gelirse gelsin red; güzel, doğru, faydalı kimden gelirse gelsin kabul’ evrensel ölçüsünü ne zaman kabulleneceksiniz? Yakın tarihini ‘yalanlar’ üzerine kurarak, genç nesle ve kitlelere dayatan tek ülke olmaktan ne zaman kurtulacağız? Müfredatı değiştirmediğimiz, ufak tefek şekli ve muhtevaya dayanmayan değişikliklerle hak ve hakikat yolunun adımlarını bile atamayız. Yaşlıların makyajla gençleşemeyeceği gibi.  

Bu ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içenler, devlet/millet düşmanlığında bu kadar mı ileri gidebilirler. Etnik kökende kültürel kimlik ve kişilik (hüviyet ve şahsiyet) arandığını görüyoruz. Milleti korumak, milleti millet yapan değerleri korumaktır. Meşruiyetin kaynağı, milleti millet yapan insanı insan yapan ve de yücelten değerlerdir. İnsan, ailesini, sülâlesini, mahallesini, beldesini, tarihini, soyunu, kavmini, milletini, vatanını, mektebini, hocasını, meşrebini elbette sevecektir. Ama itidal üzere sevecektir; alâkasını ve bağlılığını sıhhatli tutacaktır. Bu coğrafyada biz bir tek millet olarak yaşadık. Birbirimize hiçbir açıdan yabancı gözüyle bakmadık. Bu milletin hiçbir gönül kusuru olmamıştır. Bu millet öyle kusur işlemez. İşlemez çünkü hicranlarla, acılarla yoğrulmuş bir manevi mayası vardır. Nerelere gitmiş, nice saadetlerin hicrana dönüştüğünü görüp yaşadıktan sonra anavatanına sığınıp kenetlenmiş. Biz devir devran görmüş bir milletiz. Böylesine kaynaşmış bir cemiyet yapısında ‘etnik köken’ in ne önemi olur?  

İstiklâl Marşımızın şairi Mehmet Akif Arnavut, Ziya Gökalp Kürt, Ömer Seyfettin Çerkez olarak dışlanırsa kime Türk diyeceğiz? Bir andımız basitliğini en önemli meseleymiş gibi konuşanlar, kutsayanlar, ‘29 Ekim’i olmazsa olmaz gibi değerlendirenler, bu milletin mukaddesini ayaklar altına alanlar, hâyâ perdeniz yırtıldığı için mi hiç utanmıyorsunuz? Milletin de ümmetin de tek umudu Türkiye’dir. (Devam edeceğim inşaallah…)

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle