İktidar, muhalefet, millet-din
Muhalefet demokratik rekabet yerine nefret ve düşmanlık seviyesinde saldırıya geçince artık akıldan, mantıktan ve temkinden iz kalmıyor maalesef. Yalan ve iftira üzerine bina edilen muhalefet kanadının hali. Bu yapı, kendine dönmeli ve kendine gelmeli. Milli meselelerdeki Türkiye düşmanlarıyla aynı safta buluşma, onların temsilcisi gibi hareket etme meselesi. Yunanistan, Fransa, Amerika ağzıyla konuşan ve kendi ülkesini suçlayan bir siyasi parti konumunda ana muhalefete nasıl anlatılabilir ki…
İktidarı da bir ‘nefs muhasebesi’ yapmaya davet ediyorum. Anayasa meselesinde değiştirilemez maddelere dokunmama (hükümet sözcüsünün açıklamaları) maddi manevi kalkınmanın dengelenmesi, başında millî kelimesi bulunan bakanlığın senelerdir tamamen Batı eğitim sistemi gibi hareket etmesi, yaşadıkları hayat tarzına dokundurtmamaları, (yapılanları: meşru mu, sevap mı, helal mi? Terazisine koymadan icraatları, vs.)
Ülkenin ve devletin bölünmezliği ve birliği. Unutmayalım, diğer hususlar buna bağlıdır. Milletin birliği ve bütünlüğü güçlü olacaktır ki; ülkenin ve devletin birliği ve bütünlüğü korunabilsin. Esas olan, asıl olan, milletin birliği ve bütünlüğüdür. Asıl ihmal edilen orasıdır. Millet, milleti millet yapan değerler. Bu değerlere önem verilseydi ve onların sosyal hayatımızı yönlendirme tesiri sağlansaydı böyle mi olurdu? Din olmazsa, devlet de, milletin birlik ve beraberliği de olmaz.
Sonradan Müslüman olan entelektüel Roger Garaudy diyor ki: ‘Bir halkın millet ve hakiki devlet olabilmesi için büyük bir dine iman etmesi ve o dinin şartları içinde yaşaması şarttır. Milletin ebedîliği dinin azametine ve devlet/millet tarafından benimsenmesine bağlıdır.’
Bu millet, İslamî esaslar içinde kalarak insanların ırkları, dilleri, renkleri ne olursa olsun adaletten ayrılmadığı, ‘emri bil maruf, nehyi anil münker’ yaptığı, ırkçılığa hiç ülfet etmediği müddetçe yelkenlerimizi İslâm rüzgârıyla doldurmuş, aziz devleti ve milleti bina etmeye muvaffak olmuşuz. Elhamdülillah…
Türk milleti, etnik farkları kaynaştırıp ölümsüzleştiren manevileşmiş tarihi varlığıyla bir bütündür. Türk milleti Müslüman’dır. Dinini kaybedince milli özelliklerinin bütününü kaybeden ve milliyeti ile maneviyatı birbirinden ayrılmaz hale gelmiş bir millettir.
Türkiye, Türk milletinin anavatanıdır. Din-dil-tarih şuuru milli sıhhatin teminatıdır. Millet olmak manevi, tarihi ve idealist bir gönül beraberliği içinde bulunmaktır. Türk milleti, Selçuklu’nun, Osmanlı’nın İslam’ı en güzel biçimde yaşamış bütün insanlarının manen içinde bulunduğu bir büyük beraberliktir. Yanlışlık, ‘etnik köken’e verilen aşırı önemden doğuyor. ‘Aynı milletiz’ denildiğinde, ‘herkes aynı kökendendir’ denilmek istenmiyor. Zaten ‘millet’ etnik kökenle tarif edilmez. Batıda da edilmez. Esasen bizde ‘etnik köken’ unsuru, tarihi ve beşeri kaynaşmalar dolayısıyla gündemden düşmelidir. ‘Etnik köken’ değil, ‘manevi kök’ belirleyici üstünlüğe sahiptir. ‘Biz ayrıyız, farklıyız’ diyenler hep etnik köken üzerinde duruyor. Milli-manevi meseleler, mefhumlar, etnik tahlillere göre şekillendirilemez. Yanlışın özü, milletin tarifini ‘etnik’ çerçeveler içinde hapsetmektir. Milleti etnik kökenle anlayış, maddileşme, insanı ‘kendi kendinin zalimi’ haline getirir, insanın, kendi şahsiyet bütünlüğünü parçalatır. Sadece ırk bağı, yalnız başına, insanı ne değerli ne de değersiz kılabilir. İnsan, ahlâkî-manevi-fikrî-ruhî zenginlik ölçülerine göre değerli yahut değersizdir. Kutsiyetin, kaynağı ve aslî konusu; sadece imandır, dindir, İslâm’dır. Demokrasi, laiklik benzeri kavramlar, hiçbir zaman esas olmaz. Onlar, esasa muhtaçtır. Batı’da da öyledir. Ateizmden başka hiçbir düşünce bu hakikati inkâr edemez.
İslam’ı sadece bir inanç sistemi gibi görmek ve göstermek, tarihe de, sosyolojiye de uymayan, realiteyi inkâr eden, hayali hakikat sanan, temenniyi gerçek gibi gösteren tarihi bir yanılgıdan başka bir şey değildir. İslam; temeli, çekirdeği iman olan insanlığın, hakikatin medeniyetidir. Bir medeniyet olarak, İslam’ın tarihi-sosyolojik, sosyo-kültürel yapısı, toplumun ruhuna işlemiştir.
Din/iman ve devlet, aynı potada yoğruldukça biz, büyük devlet ve büyük millet olmuşuzdur.
Tarih, bir ibretler aynasıdır. Bugün, hâlâ benzer sancılar içindeyiz. Bir kültür erozyonu, küreselleşme adı altında bir kültür yozlaşması içindeyiz. Bizim bir millî-manevi zâfiyet meselemiz vardır. Bunu görmek lâzım.
Dine toplumsal hayatın kapılarını (laiklik, demokrasi, vs. toplumsal hangi isim altında olursa olsun) kapatırsanız dinin zayıflamasına sebep olacağını bilmiyorsunuz demektir. Devletin sahibi millettir. Milletin dini, milletin manevi yapısı, devletin himayesi altındadır. Siyaset; milletin huzuruna, kalkınmasına kaliteli yaşanmasına hizmet edilmesi için bir araçtır. Onu amaç edinmemek şartıyla, insanın kendi amacı için kullanması zorunluluğu vardır. Biz kullanmazsak başkaları kullanır ve biz de göz göre göre olumsuz gelişmelere sadece seyirci kalırız. Statükoya razı olmak, her şeyi olduğu gibi kabul etmek, olana kendini uydurmak, elbet tasvip edilir bir davranış olamaz. Ama bunun tam zıddı, her şeyi reddetme, yani sadece tepkide bulunma, fakat yeni bir çözüm getirmek için hiçbir çaba sarf etmeme de, kabul edilecek bir tavır olamaz. Ülkeye, milletimize ve insanımıza sahip çıkmak birinci görevimiz olmalıdır. Halkta iman şuuru uyandırılmalı. Halk dindar olmazsa, ne ilim ne de teknik insanları koruyamaz/himaye edemez. Bir hayat görüşüne dayanmayan bir tek sosyal müessese yoktur. Her devlet, anayasasında yazılı olsun olmasın teamülleri göz önünde bulundurur, kanunlarını, yönetmeliklerini milletinin değerlerine, mukaddeslerine aykırı düşmeyecek şekilde yapar, hazırlar.
(Devam edeceğim İnşallah)







