--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Hicreti Nasıl Anlamalıyız?

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Hicret Kur’an’da, yanlış inanç ve davranışlardan, yanlış inanç ve davranış sahiplerinden ve bütün bunların hakim olduğu ortamdan bilinçli bir şekilde uzak duruşu ifade etmektedir. Bu anlamıyla her mümin hicret edendir. Hicret, çok yönlü incelenip kafa yorulması gereken İslam Tarihinde ayrı bir yeri ve önemi olan, bir takvim ve tarih başlangıcı olarak kabul edilen, irşad ve tebliğde metot, düşmanla münasebette siyasi taktik olarak tarihteki yerini almıştır. İlk İslam Devletinin kuruluş vesilesi olmuştur. “Hicret”i düşünürken olayların arkasındaki fikri ve mesajı iyi anlamak “hicret medeniyeti”nin çocukları olduğumuzu unutmamak icab eder. Hicretin her konuşulup yazıldığı yerde, Peygamber Efendimizin hayat tarzını bir bütün olarak anlamadan, Kur’ân’ı da, İslâm’ı da, dünyayı da, dünyanın meselelerini de anlayamaz, kavrayamaz ve anlamlandıramayız. İmkanların bittiği yerden, imkanların üretildiği yere intikaldir hicret… 

La Tahzen! İnnALLAHe meana!” Asırlar öncesinden, hicretin en can alıcı noktasında, Sevr mağarasından bütün insanlığa bir teselli mesajı yükseldi: “La Tahzen! İnnALLAHe meana!” “Üzülme, Allah bizimle beraberdir.” Pekiyi, sadece Hz. Ebu Bekir’e miydi bu teselli?

Sadece müşriklerin şerrinden sığınmaya mıydı? Zaman ve mekân üstü bir Dinin bugüne de tebliği vardı o da, maddi-manevi tedbirlerden sonra; teslimiyet, emniyet ve tevekkül içinde “Üzülme/Tasalanma! Allah bizimle beraber” diyebilmekti. Ayet-i celile de:

“Eğer ona destek vermezseniz, unutmayın ki ona Allah yardım edecektir. İnkârda direnenler onu sürüp çıkardıkları zaman (Muhammed) sadece iki kişiden biriydi. Hani o ikisi mağaradayken, arkadaşına ‘tasalanma! Allah bizimle beraberdir!’ demişti de, bunun üzerine Allah ona katından bir sükûnet indirmiş ve onu sizin göremediğiniz güçlerle takviye etmişti. Böylece inkârda ısrar eden kâfirlerin davasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir). (Esasen Allah’ın davasını kimse yüceltmez, o zaten yücedir, ancak insan onunla kendini yüceltir.) 

Bizden öncekilerin yaşamadığı en dehşetli gurbeti, modern zamanların insanları yaşıyor. İnsanlık, insanlığının garibi oldu. İnsanın insanlığından “göç” ettiği bir dünyada yaşıyoruz.  

Bu; modern oyuncaklarla oyalanan, hipnotize edilmişçesine insanlığından sürülüp çıkarılan, âdeta iç dünyalarında bir “hicret” bekleyen topluma ‘hicret medeniyeti’nin çocukları olarak ne götüreceğiz? Mücehhez bir halde miyiz? İnsanın insanlığından edildiği toplum; kendine/ özüne/fıtratına dönüşünün hicretini bekliyor. Toplum sürgünde âdeta… Bu, farkında olmadan düştüğümüz veya düşürüldüğümüz bir sürgün. Öyle bir sürgün ki kendi kendimizin uzağına düşürülen bir sürgün! Bizi bu sürgünden kurtaracak bir “hicret seferberliği” başlatmalıyız. Önce, Kur’an’ın “Aranızda hayra çağıran, iyi doğru ve güzeli emredip kötü, yanlış ve çirkinden sakındıran bir topluluk bulunsun” dediği o topluluk kendine hicret etmeli. Günahtan-sevaba, kötülükten iyiliğe, alçaktan yüceye, değersizden değerliye, evden sılaya, dünyadan ukbaya hicret... Kutsala hicret!

Muhacir ve Ensar Arasında Din Kardeşliğinin Tesisi 

Medine’nin şartları her bakımdan Mekke’den farklıydı. Farklardan birisini ve en önemlisini farklı topluluklara mensup, tamamıyla farklı kültürel geçmişlere sahip bireylerden yeni bir toplumun inşa edilmesi oluşturuyordu. Elbette ki toplum olmak, insanları bir mekanda toplamakla gerçekleşecek bir şey değildir. Her şeyden önce, toplumu oluşturacak bireyler arasında her birini diğerine bağlayan sıkı ve sağlam bağların bulunması gerekir. Bireyler arasında, toplum halinde yaşamanın gerektirdiği şartların tesis edilmesi gerekir. Rasulullah, Mekkeli Müslümanların oluşturduğu muhacirlerle, Medineli Müslümanların oluşturduğu Evs ve Hazrec topluluklarından bir Müslüman toplumu inşa etme sürecini başlattığı zaman, toplumun harcı olarak ilk yaptıklarından birisi, Müslümanlar arasında selamı emretmesi ve yaygınlaştırılmasını istemesi oldu. Elbette ki birbirlerine karşı olumlu sözlerle hitap eden, bu sözlerinde birbirlerinin iyilik ve esenliğini isteyenler arasında mevcut olan veya gelecekte olması muhtemel görünen problemler çözülür, buzlar erirdi. İlişkiler içten ve daha yoğun olurdu. Bağlar güçlenip kuvvetlenirdi. Bu nedenle selama büyük önem verildi. Müslümanların her karşılaştıklarında birbirlerini selamlamaları istendi. Rasulullah bu konuda şöyle dedi: “Varlığım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerektiği gibi iman edemezsiniz. Ben size yerine getirdiğiniz zaman aranızda sevgiyi oluşturup pekiştirecek bir şey söyleyeyim mi? O selamdır. Selamı aranızda yaygınlaştırın.” Toplumun temelinin sağlam olması, o toplumu oluşturan bireylerin birbirleriyle ilişkilerinin güçlü bir dostluk ve dayanışma üzerinde şekillenmesine bağlıdır. Rasulullah, karşılıklı dayanışmayı artırmak için, Muhacirle Ensar arasında inşa edilen kardeşlik bağını daha güçlendirecek bazı uygulamalara karar verdi. Bu “iman kardeşliğinin” gereğiydi. Üstelik Muhacirler bütün mal varlıklarını Mekke’de bırakıp gelmişlerdi. Medine’de yaygın olan ziraat ve sanatı bilmiyorlardı. Bildikleri tek iş ticaretti, ama sermayeleri yoktu. Bunlardan dolayı, hem muhacirleri koruyup, başta ekonomik sıkıntıları olmak üzere problemlerinin ağırlığını azaltmak ve hem de bir İslam toplumunun inşasını temin etmek için özel statülü bir kardeşlik uygulamasına gidildi. Kardeşlik bağı, hicretin beşinci ayında, mescidin inşası sırasında, Enes b. Malik’in evinde tesis edildi. Bu, dünyada benzeri bulunmayan bir uygulamaydı. İnsanların genellikle kan ve süt gibi unsurları temel alarak birbirleriyle kardeş olmalarına karşılık, Rasulullah insanlık tarihinde ilk defa inanç kardeşliğini ve bu kardeşliğin gereklerine uygun bir düzenlemeyi başlattı. Vahyolunan bir ayet, tesis edilen kardeşliği onayladı ve “iman kardeşleri”ni övdü: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir” (59 Haşr 9). Tesis edilen kardeşlik bağı maddi ve manevi her türlü ortaklığı ve dayanışmayı kapsıyordu. 

Rasulullah sadece kardeşlik uygulamasını pekiştirmek için değil, her çağdaki ve toplumdaki Müslümanlar arasında şekillenecek ilişkileri biçimlendirmek ve dayanışmayı gerçekleştirmek için, söz konusu iman kardeşliğinin önemini ve gereklerini sıklıkla dile getirdi. Müminlerin sevgi ve bağlılıkta tek vücut gibi olduklarını; vücudun bir organı acı çektiğinde, bu acıyı bütün vücudun yaşadığı gibi, müminlerin de birbirlerinin acı ve sıkıntılarına duyarsız olmadıklarını, olamayacaklarını ifade etti. Müminlerden birisinin bir diğer mümine üç günden fazla küs durmasının helal olmadığını, bir müminin, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe gerçekten iman etmiş olamayacağını bildirdi. Bugün de hasreti çekilen husus budur. 

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle