Her günümüz kandil olsun!
Rabbimize hamdü senalar olsun. Bizleri sıhhat/âfiyet içinde nice nice kandillerde buluştursun. Her geçen günde, her yaşanan olayda, her açmazımızda, her çıkmazımızda Peygamberimizin mesajına, tebliğine, telkinine, irşadına ihtiyacımız olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. Regaib kandili, karanlık zamanlardan ışığın kaynağına yolculuk yaptığımız günlerin vesilesi olsun.
“(Ey Muhammed!) İslâm’a inanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin” hitabına muhatap olacak kadar “İslâm Sevdalısı Peygamberimiz”in izinde olmalıyız öncelikle... İnsanların önüne, onları İslâm’a götürecek cennet bahçeleri açmak gerek... Bir “nefs muhasebesi” yaparak önce kendimizi yargılayabilsek, Şanlı Peygamberimiz ne verdiyse onu alıp, neyi yasakladıysa da ondan kaçınarak, dinin özünün “İhlâs” olduğunu idrak edebilsek...
Peygamberimize ulaşmayı kolaylaştırdık mı, zorlaştırdık mı? Dinimizi müjdeledik mi, nefret mi ettirdik? İnsanların bize bakıp İslâm’la ilgili kararlar verdiğini hatırımızda tuttuk mu? Resûlullah Efendimizin etrafında el ele vererek halkalanan insanlar gibi biz de kenetlenebildik mi birbirimizle? Mahşerde Yüce Allah’ın huzurunda dizilecek ve bütünüyle şefkat, merhamet ve rahmet dolu bir yüreği yansıtacak insanlar gibi mi, yoksa kervan mallarına yetişebilmek için Resûlullah’ı minberde tek başına bırakanlar gibi miyiz? Bir zorlukla karşılaşıldığında, Huneyn’de Resûlullah’ın etrafında siper olanlar gibi mi hissediyoruz kendimizi, yoksa darmadağın olanlar gibi mi?
Belâlar dalga dalga üzerimize geldiğinde inancımız mı arttı, ümitsizliğimiz mi? Birbirimizi sevmenin iman kadar değerli olduğunu söyleyen oldu mu bize? Allah’ın “kardeş” olarak nitelemesini ne kadar önemsedik? Kardeş olmanın bedelinin ne olduğuna ne kadar kafa yorduk? Kim için yola çıkmıştık, hedeflerimizde Allah rızası mı vardı, dünyevi tutkular mı?
Peygamberimize gelen koca sahabe “Ya Resûlallah! Kalbim katılaştı, üzülemiyorum, ağlayamıyorum” deyince Resûlullah Efendimiz, “Yetimin sofrasına otur, muhtaçlarla hemhâl ol. İhtiyaç sahiplerinin ihtiyacını gider. Kalbinde yumuşama göreceksin” diyordu. Peki, bize ne oldu? Kalbimizde merhamet, şefkat, acıma/üzülme/sevme var mı? Yoksa gaflet örtüleri mi örttü üzerimizi?
Peygamberimiz, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz” diyor, ayrıca insanı iliklerine kadar sarsan bir şey daha söylüyordu: “Birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş sayılmazsınız!” Bu güzel söz, imanı yetiştiren toprağın “sevgi” olduğunun açık ifadesiydi. “Mümin; seven ve sevilen, dost olan ve dostluk kurulandır. Sevmeyen ve sevilmeyende, dost olmayan ve dostluk kurulmayanda hayır yoktur!” diyordu En Sevgilimiz... Sadece demekle kalmıyor, bu sözün nasıl hayata dönüştürüleceğinin en güzel örneklerini de veriyordu.
Peygamber Efendimizi anlamaya, O’nun sünnetini çağa taşımaya, O’nun izini sürmeye en muhtaç olduğumuz dönemdeyiz. Bugünün insanlığının problemlerine, sıkıntılarına, çâresizliklerine, her geçen günde, her yaşanan olayda, her açmazımızda, her çıkmazımızda gitgide ilkesizleşen, gücün ve güçlünün zorbalıkla sözünü dinlettiği bir dünyada zulmün, ahlaksızlığın, güvensizliğin yayıldığı bir ‘cinnet toplumu’nu ‘Cennet Toplumu’na hayatın içinde Peygamberimizle değiştirebiliriz. Peygamberimizin rehberliğinde vahyin inşa ettiği insanla aydınlığa çıkabiliriz.
O; acı çeken, öksüz kalan, yetim düşen, eleştirilen, hırpalanan, taşlanan... Tahammülü zor nice acılara sabırla direnen, bizden biri olarak, evlat acısı, eş hasreti, eşlerinden kaynaklanan sıkıntıları yaşayan bir Peygamber... Yanlış yapan kişinin yüzüne yanlışını vurmayan, onu mahcup etmeyen bir Peygamber... İnsanları tebessümle selâmlayan, “sevgi, barış ve güven” kaynağı olan “Selâmı yayın!” diyen bir Peygamber...
Yara bere içindeyiz. Eller, ayaklar, gözler, kulaklar yaratılış hikmetinden kopmuş. Yürekler ezilmiş, zihinler paramparça olmuş. İnsanî yönler kaybolmuş, insanlık çöle dönmüş adeta... Kendimize gelmemizin, iç muhasebe yapmamızın, “zor zaman”ı aşmamızın, fıtratımıza yönelmemizin zamanı gelmedi mi? Bugün böylesi şefkatli ele o kadar muhtacız ki! Günah ve isyan kirlerinden arınmaya o kadar ihtiyacımız var ki!
Bugün böylesi şefkatli ele o kadar muhtacız ki! Günah ve isyan kirlerinden arınmaya o kadar ihtiyacımız var ki! Ahlâkı Kur’an olan ve “Yürüyen Kur’an” diye anılan Peygamber Efendimizi önce iyi tanımak, söz ve davranışlarını doğru anlamak, O’nun yolunda yürümek, aslî vazifemiz olmalı. Cahil ve zalimlerin zorbalıkla hükmünü yürüttüğü ve güvensizliğin kuşattığı günümüz dünyasının “cinnet toplumu”, vahyin inşa ettiği Muhammedü’l Emin Efendimizin Peygamberî soluğuyla “cennet toplumu”na dönüştürülebilir ancak...
Peygamber Efendimizin Hayatı’nın örnekliği, bizim hayat tarzımızı etkilemeli, bu vesile ile çekidüzen vermeliyiz yaşantımıza... Çünkü münakaşayı sevmeyen bir Peygamberimiz var bizim. İmtiyazlı (ayrıcalıklı) olmayı kabul etmeyen, suizana sebebiyet vermeyen, savaş ahlâkını öğreten, vefalı bir Peygamberimiz var bizim. Esirlere dokunmayan, içki içene bile “lânet etmeyin” diyen bir Peygamber. Tahammül gösteren, aşırı övgüden rahatsız olan, hayatı hayır istikametli bir Peygamber... Ashabıyla görüşüp istişare eden (fikir alışverişi yapan), onların fikirlerine değer verip alınan karara uyan bir Peygamber...
Rasulüllah Efendimizin tebliğine, irşadına ihtiyacımız olduğunun idraki içinde kandillerimizi kandil yapalım. Hayatın içinde yaşanan bir dinimiz olduğunu unutmadan. Hayat nizamımız İslam’ı sekteye uğratmadan ve belli gün ve gecelere tahsis etmeden yaşayalım.
Bu duygular ve düşünceler içinde Regaib Kandilinizi tebrik ediyor, Ümmeti Muhammed’e hayırlara vesile olmasını niyaz ediyorum.







