Hadis ve Sünnete Sarılarak Yaşamak
Geçen hafta ‘Kur’an Araştırmaları Merkezi (KURAMER) neyin peşinde?’ başlıklı yazıma gösterdiğiniz alaka, hassasiyet, değerlendirme ve yetkilileri uyarmalarınızdan dolayı çok teşekkür ediyor, bu sevgi ve iltifatlarınıza layık olmamız için de Rabbimize dua ediyoruz. Kafası karışık, yazılanları iyi niyet, samimiyet ve Müslümanlara faydalı olmaları gerektiğini, âyet/hadis istikametinde hayatı inşa ederek Sünneti Seniyye üzerinde yaşama meselesini unutan kardeşlerimize ‘oryantalist çizgi’de bulunmalarının doğru olmadığını tekrar hatırlatıyorum.
Hadis/Sünnet üzerinde gerçekleştirilen tartışmalar, delile bağlılık merkezli ilmî yaklaşım yerine peşin hükme dayalı, tartışmacı yaklaşımın tercih edilmesi yanlıştır. Hadis-i şeriflere ve Sünnete Müslümanca bir yaklaşım yerine, düşmanca yahut müsteşrikçe yaklaşılması doğru değildir. Bu tür bir yaklaşımın temelinde İslâm kültür kaynaklarına güvensizlik yatmaktadır. Günü ve geleceği İslâmlaştırmanın yolu, Peygamberimizin hadisleriyle ve sünnetiyle yaşanan bir hayatla gerçekleştirilebilir.
Peygamberimizin sözleri, fiilleri/davranışları, tasdikleri/tasvipleri Sünneti’dir. Esas sorumluluk, Sünnet’in, hadislerin gerek ferdî gerekse toplum hayatından dışlanmasıdır. Müslümanların en önemli vazifesi, en tabii kulluk görevlerini yerine getirilebilmeleri, Kur’an-ı Kerim’de üsveyi hasene olarak zikredilen Peygamber Efendimiz örneğine uygun davranmamıza bağlıdır. Sünnet dışında yaşamak, o yaşayışını bile ‘dindarlık’ olarak değerlendirmek tamamen yanlıştır. Son zamanlarda ‘Ben vahyin dinini anlatmaya çalışıyorum rivayetlerin dinini değil’ diye Sünneti Seniyye’nin bilgi ve belgeleri olan hadis-i şerifleri bir kenara koyma teşebbüsünü inatla sürdürmeye çalışanlar, hadislere önem vermeme durumuna düşerler. Hadis-i şeriflerle amel etmeyi terk etmenin, Batı’nın (onların bilim adamlarının, oryantalistlerin) istedikleri doğrultuya çekilmiş olurlar.
‘Dini/İslâm’ı rivayet dini haline getirdiler’ diyerek hadisçilere ve Sünnet verilerine toptan cephe almaya, ‘Kur’an Müslümanlığı’ vurgusuyla bu manasız tavırlarını ‘bilimsellik’ görüntüsüyle vermeye çalışanlar çok vahim ve tehlikeli bir sürecin içine girdiklerinin farkındalar mı? Günümüzün en acı gerçeği, dini kurum ve kuruluş adı altında yaşayan değil, tartışan Müslüman olma eğilimidir. Din, sadece iman değil, ameldir de. “Allah, bir topluluğa şer murad ederse onlara tartışma (cedel) kapısını açar ve onları amelden alıkoyar.” Sözünü dikkate almamız gerekmez mi? Yaşanmayan, hayata intikal etmeyen, vicdanlara hapsedilmiş, tartışmalarla ana çizgisinden saptırılmış bir din ve iman iddiasının pratik bir faydası görülemez. Dindarlık, dini olanı, dinde olanı tartışmakla değil, yaşamakla ve kullanmakla olur. Dinlerini oyun ve eğlence haline getirenlerle yahut oyun ve eğlenceyi din haline getirenlerin arasında yaşayan bizler, sünneti ve hadisleri hayatımızın içine mi almamız lazım yoksa tartışma meselesi mi yapmamız lazım?
Sünnet, Kur’an-ı Kerim’in vahiy kontrolünde Peygamberce uygulanmasıdır. Peygamberimiz vahyin muhatabıdır. Allah’ın elçisi olma vasfıyla bütün söyledikleri ya doğrudan vahiydir veya Sünnet ismiyle Kur’an-ı Kerim’in uygulanmasıdır. İslâm, Kur’an-ı Kerim’den sünnet örneği ile anlaşılandır. Kur’an; İslâm’ın canı ve ruhu ise, sünnet de eti ve kemiğidir. Sünnet Kur’an-ı Kerim’in beyanı olması bakımından Kur’an’a tâbidir. Kur’an sünnete tâbi değildir. O halde Kur’an-ı Kerim’e muhalif sünnet düşünülemez. Usulü hadis okuyanlar, hadis meselesine kafa yoranlar, Sünneti Kur’an-ı Kerim’in Peygamberimizce uygulanması olarak görmelidirler. Peygamberce olması, tam isabet olmadığı yerde Allah tarafından anında düzeltilmesi demektir. Bütün mesele, bir sözün veya fiilin Peygamberimize ait olup olmadığını tesbit meselesidir. Peygamberimizin İslâm’ı bütünüyle uygulama tarzı da Sünnettir. Sünnetin, hadislerin devreden çıkarılması, İslâm’ın sadece hukuki yönü değil, ahlaki ve imani yönü de anlaşılmamış olur.
İslâm Medeniyetini kurarken; müessevi (kurumsal) alanda mescid inşası, toplumsal zeminde muhacir ile ensar arasında kardeşlik antlaşması, ekonomik alanda Müslümanlara mahsus pazar yeri tesbiti, sosyal güvenlik alanında da Medine vesikası olarak bilinen diğer din mensuplarıyla yaptığı yazılı antlaşma ile başlamıştır. Medine döneminde inzal olan vahiylerle şekillenen ve bütünlenen İslâm, kendisine mahsus, içinde Peygamber Efendimiz tarafından hayata geçirilmiş/yansıtılmış ve on senelik bir müddet içinde her alandaki kural ve kurumlarıyla İslâm Medeniyeti ve Medine’si iyice belirgin hale gelmiştir. Sünnet ve hadis; çeşitli isimler altında dışlanarak, tartışılır hale getirilerek zihin bulanıklığı, kültür kirlenmesi, kafa karışıklığı, yaşanan din yerine tartışılan din yerleştirilerek, ne gerçekleştiriliyor? Belli mahremiyet içinde ilim adamları cemiyetinde yapılması gereken toplantı ve çalışmaların sonucu bu mu olmalıydı? İslâm ile insanımızı buluşturma, yaşama ve yaşatma, salih amellerle dolu bir hayat yaşama/yaşatma, Sünneti çağa taşıma/taşıtma, unutulan Sünneti ihya gibi Allah Rızası kazandıracak ameller varken bu seviyesizliğe nasıl âlet olunabilir?
Sünnet ve hadisten faydalanmadan insanî bir gelişimin ve medeniyetinin sağlanması mümkün müdür? Uluslararası nitelikli, sosyal, siyasi, bilimsel ve insani kurum ve kuruluşlar bir şekilde medeniyetler çatışması amacına hizmet ettirilmeye çalışılmaktadır.
Peygamberler mirasının en gelişmiş şekli demek olan Peygamberimizin Sünneti’ni her çağda bireysel ve toplumsal değerler adına can simidi gibi ona sarılmak, Peygamberimizin ortaya koyduğu bireysel, toplumsal ve devlet/millet/ümmet idaresine varıncaya kadar hayat tarzını dikkate alarak canlı, yaşanır hale getirmek yaşadığımız problemlerin/meselelerin çare ve çözüm kaynağıdır. Kaynağımız da Kur’an (vahiy) Sünnet (ve hadisler) hayatlarına yansıtan sahabeyi kiramdır. Sünnet; söz ve şekilden ziyâde hikmet/ruh/ilke/mânâ ve gaye ile anlaşılmalıdır. Kur’an’ın pratiği veya hayata aktarılışıdır.
İslami Hayat Görüşü’ne sahip miyiz, değil miyiz? Sahip değilsek, Müslümanlığımızda eksik bir taraf var demektir. Bu fark ihmal edilemez ki. İhmal edilirse, kavram yetersizliğine uğrarız ve anlaşabilmemiz çok zorlaşır. Elbette ki inandığım gibi düşüneceğim. Düşünceye yön veremeyen inanç, zaten ciddiye alınmaya layık değildir. ‘İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi, inanmaya başlarsınız’ sözü boşuna mı söylenmiş. Mesele “ölçü” meselesidir. “Bana göre, sana göre, ona göre” izafiyetçiliği, müşterek ölçülerin semtine uğramamalı. Yorum sonraki iştir. (Devam edeceğim İnşaallah…)







