Güne Bakarken
Teröristin en mühim vasfı insan hayatını hiçe saymasıdır. Bir insan tanımadığı birinin hayatına nasıl son verebilir? Terör işte böyle bir şey. Ama amacı varmış! İnsanı hiçe sayanın hiçbir meşru amacı olamaz. Tetikçisiyle planlayıcısıyla, destekçisiyle. Terörden yana olanlar; hiçbir meşru amaca ulaşamazlar, hiçbir zaman tatmin bulamazlar. Teröre bel bağlayanlar eninde sonunda kaybederler. İnsanı hiçe sayanların akıbeti hüsrandır. ‘Merhaleler’ değişken olabilir, akıbet değişmez. Manasıyla da, maddesiyle de, ruhuyla da, aklıyla da, kültürüyle de medeniyetiyle de tam bir perişanlık…
Aile açısı da vardır. Bir noktada insan kendini nefsini korumak durumunda olabilir. Ailesinin sıkıntılarıyla öncelikli olarak ilgilenme sorumluluğunu duyabilir. Kendi dünya görüşüyle daha duyarlı bir biçimde meşgul ve mahmul bulunması da normaldir.
Ama bunların hiçbiri, başka açıları yok saymayı gerektirmez, mazur ve haklı göstermez. Ayrıca hep oraya takılı kalmak, orasını da doğru dürüst görebilme imkânını yok eder.
Etnik konulardan başka bir şey düşündüğü yok adamın. Yahut sadece ‘kadın hakları’ diyor, başka hiçbir şeyi görmüyor, dikkate almıyor. Mesela ‘ulusallık’ deyip bir noktaya çakılıyor. Liberalizmden başka bir ilgi alanı bulunmuyor, laiklikten gayri hiçbir duyarlılık taşımıyor, demokrasi, özgürlük konusunu tekrarlamaktan başka bir şey bilmiyor, hâlâ sol saplantısında kendini bitiriyor. Böyle bir toplumdan bir şey çıkmaz. Hayatımız başıboş kalır, bir düzenimiz, bir ahengimiz olmaz; yoğun ve anlamsız bir trafikte bol gürültüler içinde yaşayıp gideriz. Düşe kalka, savrula, savrula...
Bir de başkasının açısından bakıversene... Bu ülkenin, bu hayatın, bu dünyanın tek bir yönü yok ki. Senden başka insanlar, senin ailenden, senin mensubiyetlerinden başka mensubiyetler ve aileler; başka duyarlılık konuları, değerleri ve alanları da var.
Her şeyi kendinden ibaret gören, kendini de bilmiyor demektir. Keza, her şeyi kendi düşüncesinden ibaret sayanlar, o savundukları düşüncelerdeki hakikat paylarından da habersizler demektir. Şu son cereyan eden hâdiselere bakın. Kim olursa olsun, kimden gelirse gelsin, darbeye yardımcı olmuş, ülkeyi kaosa sürüklemeye teşebbüs etmiş, bir sürü illegal yapılanmaların içinde bulunmuşsa çeksin cezasını demek insanlığımızın icabı değil mi? Şekli dindar ve muhafazakâr kesimin terörün siyasi temsilcilerine sahip çıkmaları, partilerinin kapatılmaması için çaba göstermeleri, bu güruhla beraber hareket etmeleri; ‘Hakkın ve hakikatin hatırını üstün tutma’ özelliğimizi kaybettiğimizi gösteriyor. Gel de Rasulullah’ın bugüne ışık tutan şu sözlerini hatırlama. “Toplumların helak sebebi; zenginler, itibarlılar, nüfûzlular suç işlediğinde ceza verilmez, o suç kapatılır. Mustazaflar (ezilenler, fakirler, nüfûz ve itibarı olmayanlar) dan birisi suç işlediğinde ise hemen cezalandırıldı. “Hakkın ve hakikatin hatırı” sizin yanınızda hiçbir değer ifade etmiyor mu?
Adam her şeyi biliyor da sadece kadını ve kadının değerini mi bilmiyor? Her şeyi biliyor da kadına şiddet uygulanmaması gerektiğini mi bilmiyor sadece? Herkese kendi etnik kökeni mübarek olsun. Peki senin başka bir değerin, değer ölçün ve özelliğin yok mu kardeşim? Sen ‘önce insan’ değil misin? İnsan olmak, insan olarak gerçekten var olmak; yalnız bu bile, yalnız bu hakikat bile; cinayeti, zulmü, terörü, acımasızlığı, ruh ve mutluluk hainliğini engellemez mi, engellemeye yetmez mi? Bunları yapıyorsan, senin kökeninden dininden imanından düşüncenden bana ne? Önce insan olmalı, insan olarak var olmalı. Böyle olunduğu takdirde “Hakkın ve Hakikatin Hatırı”nı bir yere koyabilirsiniz.
Bakış açılarının darlığı; gönülleri, akılları, vicdanları ve ruhları da daraltıyor. Darlığın sabitleşmesi, dengenin bozulmasıdır; sıhhat özelliklerinin kaybolup çeşitli arızalara ve hastalıklara açık hale gelinmesidir. Mesele kadın-erkek, sol-sağ, gerici-ilerici meselesi değildir. Bugün mesele, evrensel mesele, “insan” meselesidir. Önce insan meselesinden başlanmadan hiçbir mesele çözülemez.
İtidal ve tefekkür, kişiyi söyleyecek sözü olan insan haline getirir. Halini anladığımızı hissettirmediğimiz bir muhataba söz anlatabilir miyiz? Hoş görmek hoş bakmak; muhatap olarak kabul edip sözün erişim yolunu açmak demektir. Hoş görmek bir hali onaylamak değil, o hali değiştirme imkânlarını canlı tutmaya çalışmaktır. Yolu açacaksın ve açılan erişim yolunda diyalog, yani “hem konuşma hem dinleme” metodunu kullanacaksın. Düşünüyorsan, düşünme üretiyorsan bunun büyük anlamı var. Hoş görmemek, var saymamak, karşılıklı bağrışma monologlarıyla devam etmek; düşünmeyenin, düşünemeyenin tercihi değil, çaresizliğidir.
En doğru tavır, akl-ı selimle ve kalb-i selimle düşünülüp sorumluluk iradesiyle alınan kararın tavrıdır. Hiç kimsenin hatırı, “Hakkın ve Hakikatin Hatırı”ndan üstün değildir.
Okumayan, bakan, bakarken de ‘bakar kör’ olanlara ne anlatabilirsiniz? Ne kadar mukaddes (kutsal) varsa ona düşman olanlara, ‘her faydalı teşebbüse karşı olma’yı muhalefet olarak görenlere, mutlaka hadleri bildirilmeli, hücum ettikleri insanımıza sahip çıkılmalıdır.
Bunların vahşiliği, zulmü, tahammülsüzlüğü, özgürlük diye gördükleri behimi arzu ve isteklerine esaretlerinden kaynaklanıyor. (Allah’a kulluk yerine nefislerine kul olmalarından)
Gitgide kendi değerlerinden/mukaddeslerinden uzak, gücün ve güçlü’nün zorbalıkla sözünü dinlettiği bir dünyada zulmün ahlaksızlığın güvensizliğin yayıldığı bir ‘cinnet toplumu’ inşa edildi. Bu karanlıklardan ancak bir Peygamberî solukla, vahyin inşa ettiği insanla aydınlığa çıkabiliriz.







