Gelişen teknolojiye esir olmadan Hac yapabilmek!
Hac bizi Rabbimizle secdede, duada, zikirde, fikirde buluşturmalı
Diğer ibadetlerin aksine, hac çağrısı, “insanlığa” yönelik bir çağrıdır. Hz. İbrahim’e “İnsanlığa hac için çağrı yap!” ayetinde de, “Ona ulaşmaya güç yetirebilen herkese beyti haccetmek, Allah’ın insanlık üzerindeki hakkıdır” (3: Ali İmran Sûresinin 97.) ayetinde de bu vurgu açıktır.
Hacca giden her şuurlu müminin içinde hissettiği en derin kaygı şu soruda dile gelir:
Acaba haccım kabul oldu mu?
Allah’tan başka hiç kimse, hiçbir ibadet için “kabul” garantisi veremez. Zaten Allah Rasulü de hacca ilişkin müjde taşıyan tüm hadislerinde, “mebrur olmuş bir hac” şartını koşar.
İyi de, bir hac nasıl olmalı veya ne yapılmalıdır ki, o hac mebrur olsun?
Bu suale cevap vermeden önce, haccın illet, hikmet, ruh ve maksadını anlamamızı temin eden başka sualler sormamız şarttır. Diğer bir ifade ile Haccı; belli zamanda, belli mekânları rehberlik eşliğinde ziyaret olarak görmek yeterli değildir. Mutlaka hazırlanmalı, Peygamberler tarihi, hususiyle Rasulüllah Efendimizin ‘Sûret ve Siret’ bölümlerini, Muteber kitaplardan Siyeri ve Sünneti çağa taşıyarak okunmalıdır. Ayrıca Hac, ömrümüzde (belki de bir defa farzın ifası olarak) yapmaya çalıştığımız ibadettir. Ahlakı Muhammediyeyi her hal ve şartta yaşamaya çalışarak ‘örnek Mü’min’ olduğumuzu hem kendimize, hem de topluma İslâm’ı kazandırmış oluruz. Kitaplarda kalan, hayattan uzaklaştırılmış bir din değil, yaşanan ve yaşatılan bir dinimiz olduğunu amellerimizle hayata yansıtarak. Hac ibadeti de çok farklı ve çok yönlü bir ibadettir. Ferdiyetçilikten, bölgesellikten, ırkî milliyetçilikten, vs. toplumun farkında olmadan düştüğü hatalara düşmeyip “Ümmet Şuuru” elde edilmeye vesile bir ibadettir.’ İslâm Kardeşliği’ni tahakkuk ettirir. Seviyeli, zihnimizi meşgul eden sorular sordurtur. Cevap verdirir. Mesela şu sualler gibi:
Hac ibadeti bir avantaj mıdır? Eğer avantaj ise, bu durumda hacca gidemeyenler, “baştan kaybetmişler” sınıfına mı dâhildirler? Cevap açıktır:
Hac bir avantaj değil sorumluluktur. Tıpkı zekât verecek servete sahip olup da zekât vermek gibidir. Üzerine hac farzı terettüp edenin hacca gitmesi bir yükümlülüktür. Ancak her giden hacı dönmez. Kimisi “acı” gider “hacı” döner. Kimisi “acı” gider “acı” döner. Kimisi ise “tatlı” gider “acı” döner.
Nice gidenlerden Kâbe kaçtığı gibi, nice gidemeyen âşıklarının yüreğini Kâbe bir hacı gibi gider tavaf eder. Hac bilgisi/Hac kültürü olmadan Hacca gidenler, fahiş hata yaparlar.
“Bizi bunun için mi şu dağın (Arafat) başına getirdiler?” diyen, yine Kâbe’yi yatır/baba türbesi zannedenleri nereye koymalı? Dinle imanla alakası olmadığı halde sırf A-Sınıfı turizm belgesi var diye pastadan pay verilen ve “20 yıldır hacca adam getiriyorum, bir kez bile orayı (Kâbe) merak etmedim” diyen ‘dinsel turizm’ kârcısını nereye koymalı? Bu yüzden, haccı rakamlara kurban edenlere, Allah Rasulü’nün ömründe tek bir kez haccettiğini hatırlatmak gerek. Osmanlı padişahlarının durumunu da unutmadan…
Allah Rasulü’nün veda haccı, hayatının ümmete vasiyetidir. Bu yolla, yaşadığı örnek/model hayatı kodlar ve semboller üzerinden aktarmıştır. “Haccınızı benden alın” derken, aslında “Razı olunmuş bir hayatın kodlarını benden alın” demiş oluyordu aynı zamanda…
Sözün özü şudur: Hacca gitmek başlamaktır, bitirmek değil; “Allah’a söz vermek”tir, “Allah’tan söz almak” değil; sorumluluktur, avantaj değil; tatbikattır, teşrifat ve tenzilat değil…
Gelişen teknolojiye esir olmamak. İnternet, sosyal medya, görüntü çekme/görüntüye esir olma hastalıkları, bizi Allah’tan Rasulünden koparmamalı. Rabbimizle secdede, duada, zikirde, fikirde buluşmamıza mani de olmamalı.
İbadetlerin de ölüsü ve dirisi olur. Kur’an-ı Kerim ibadetin öldürülmesine “zayi etme” adını veriyor ve namazı zayi etmekten söz ediyor. Zayi etmek, “araya vermek, işe yaramaz duruma getirmek” anlamına geliyor. İbadet zayi edilince ölür, kazanılınca dirilir. Haccı zayi etmek, hayatı zayi etmekle eş değer… Tabi ki haccı kazanmak, hayatı kazanmaya bedel.
Sebebini anlamak için, haccı özetlemek lazım:
Haccı hac yapan nelerse, hayatı razı olunmuş bir hayat yapan da aynı şeylerdir.
Allah Rasulü’nün ömrünün sonunda, vefatına sayılı günler kala yaptığı hac sırasında “Haccınızın hac ibadetini oluşturan uygulamaların tamamı, hac esnasında yerine getirilmesi gereken vazifeleri benden alınız!” diyerek bıraktığı hac mirası, aslında onun hayatıydı. Rasulullah bize, hac suretinde hayatını kodlayarak, tabiri caizse “sıkıştırılmış (zipli) bir dosya” bıraktı. Bu onun hem mirası, hem vasiyetiydi.
Hacca gidenler, aslında yaşamaları gereken bir hayatın kodlarını almaya gidiyorlardı. İşte bunun için hacca gelmek, razı olunmuş bir hayatın dosyasını almaya gelmektir.
Müminlerin annesi Ümmü Seleme’nin bir sorusu üzerine, Rasulullah haccı cihad olarak niteler. Haccın cihada benzetildiği başka sahih rivayetler de vardır. Bu benzetme gerçekten ilginçtir. Cihad’ın tarifi malum: İnsanın Allah ve O’nun davası için sergilediği üstün gayret. Yani haccı hayata taşıma cehdi, aslında “Hayat’ı hayata taşıma” cehdinden başka bir şey değil. İnsanı İslâm ile buluşturmanın adı. Bu buluşmayı temin eden bütün faaliyetler.
Haccın bu hakikatini anladığımızda, gidebilenlerin haccı olabileceği gibi, gidemeyenlerin de bir haccı olabileceğini anlayabiliriz. Hacca gidebilenler, asla “kafadan kazanmış şanslılar”, gidemeyenlerse “kafadan kaybetmiş şanssızlar” zümresi değildir. Hac, ne varsılların günahlarını yıkattıkları “çamaşır makinesi”, ne de gelen herkese peşinen verilmiş “garanti belgesi”dir. (Devam edeceğim İnşaallah…)







