--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Eğitim ve Öğretimle İlgili Hassasiyetlerimiz

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Dijital ekranında çiçekler açmış bir tablete bakıyor şimdi çocuklar. Hayır, bakmıyor, dokunuyorlar. Ellerinde dünyayı taşıdıkları bir oyuncak ve bir parmak oynatışıyla değişiyor her şey. Onlar, 'bakma'nın değil, 'dokunma'nın çocukları. Bugün akıllı tahtaların, tabletlerin, cep telefonlarının, müzikçalar aletlerin ekranlarına dokunarak hemen her şeye ışık hızıyla ulaşabilen çocukların bir 'hız delisi' olduklarından/olacaklarından şüphe yok. Tabletler, bir bakıma öğretmen çağının bittiğinin ilanıdır ya da artık iyi öğretmen yetiştiremediğimizin itirafı. İyi öğretmen, bakmayı öğretir çünkü hayal kurmayı... Okullarımızda teknik donanım mükemmel fakat 'insan' ve ruh yok. Çocukları, gençleri iyi bir örnek insana temas etmeden hayata nasıl hazırlayacağız, hangi teknoloji harikasıyla? Çocukların her şeyi oluyor, olacak fakat hayalleri eksik! Bizimse hiçbir şeyimiz yoktu belki ama upuzun gerçekleştirmek ümit ve heyecanı taşıdığımız hayallerimiz vardı.

   Eğitim; insandaki gizli kabiliyetleri ortaya çıkarması, iyi insan yetiştirmesi, bilgiyi öğretirken “fayda” ilkesine dikkat etmesi, eğittiği insanları istikamette tutması, sözle-davranışı birleştirmesi gerekmez mi?

Eğitim; bir nevi kendi ruh köklerinden gelen kültür mirasının gelecek nesillere intikalini sağlayan süreç değil mi?

Eğitim; toplumdaki sosyal veraseti (medeniyet, ahlak vs.) iletmesi gereken bir vasıta değil mi? Siz Shakespeare’i okumamış bir İngiliz, Konfüçyüs’ü okumamış bir Çinli, Dostoyevski’yi okumamış bir Rus, V.Hugo’yu okumamış bir Fransız, İncil okumamış bir Hıristiyan, Tevrat okumamış bir Yahudi düşünebiliyor musunuz? Kendi ecdadının mezar taşını, girdiği-çıktığı fakültenin kapısındaki tuğra ve yazıdan habersiz, on-onbeş yıl önce yazılmış bir makaleyi anlamakta zorluk çeken, kendi kültür kodlarını kavramlarını dahi bilmeyen bu nesil neredeki eğitim kurumlarında yetişiyor?

   Hiçbir mesele, hiçbir eğitim meselesi suya sabuna dokunmadan konuşulamaz. Suya sabuna dokunacağız. Fakat kırmadan, dökmeden, yol göstererek, rehberlik ederek… Belki biraz sesimizi yükselteceğiz. Ama bütün bunlar bir hastanın çektiği ızdırabın yansıması gibi olacak. Bu milletin, bu ümmetin derdi bizim derdimiz. Bu milletin üzüntüsü, bizim üzüntümüz. Sıkıntısı bizim sıkıntımız. Sevinci de bizim sevincimiz. İnsan kaybederse “İnsanı insan yapan değerler” kaybederse kim ne kazanacak? Sellerin sürüklediği kuzuları, aynı sulara kapılmış insanlar değil; selin dışında kalabilmiş kişiler kurtarabildiğine göre, selin dışında kalmak zorunda değil miyiz? İnanan, düşünen, hisseden, kalbi selim, aklı selim, zevki selim sahibi, şuurlu, bilgili, dengeli, insan olmak hedefi nerede? Biz kimiz, neyiz, ne yapıyoruz. Sürü müyüz, yoksa şahsiyet mi? Öpmeye kıyamadığımız; Rabbimizin bize en büyük emaneti olan yavrularımızı niçin istediğimiz gibi yetiştiremiyoruz? Çocukları üzerinde alakadar, hassas bir aile olduğumuz halde ne oluyor da pırıl pırıl okullara verdiğimiz yavrularımız bu hallerini koruyamıyorlar. Hata nerede, sıkıntı nerede, çare ne? Bizi biz yapan değerler, şahsiyetimiz, kimliğimiz, aidiyet duygumuz bunlar ne olacak? Her şeye fiyat biçilen bir dünyada bizim değerimiz olmasın mı? Gençlerimize-çocuklarımıza okuma ve düşünme sevgisi aşılamanın çarelerini aramalıyız. Bir şeyi hakikatinin öldürülmesi pahasına yaygınlaştırmak; o şeyin yokluğundan bile kötüdür. İnsanlar inandıkları gibi yaşamazlarsa yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar.

Yaşlılar genelde şu tesbiti ve teşhisi yapıyorlar. ‘Evvelden açlık ve kıtlık vardı. Ama huzur ve güven de vardı. Şimdilerde ise, bolluk var fakat huzur ve güven yok! Nimetler çoğalmış, şükür azalmıştır.’ Günümüzde şahit olduğumuz ibret alıp kendimize/fıtratımıza dönmemizi gerektiren ibret alacağımız yaşananlara bir nebze bakalım.

* Uzayı fethettik. Kalpleri, gönülleri feth edemedik.

* Havayı temizleyecek aletleri geliştirdik. Fakat ruh kirliliğini temizlemeyi beceremiyoruz.

* Midemizin gıdasına çok özen gösteriyoruz. Ancak ruhumuzu aç bırakıyoruz.

* Yeni yeni ilaçlar buluyoruz, sağlıklı insan sayımız her geçen gün daha da azalıyor.

* Bir müddet kimse internet ve otomobil kullanmayacak veya kimse TV seyretmeyecek, dense bütün dünya fertlerinin ruh dengesi bozulur. Beş-on sene kitap okunmayacak dense kimsenin umurunda olmaz.

Verdiğini bile muhafaza edemeyen okula, bu vatandaş nasıl güvensin? Uyuşturucu, silahlaşmalar, kavgalar, öğretmen dövmeler vs. Ne oldu bize? Okumayı ve düşünmeyi hayatımızın bir parçası haline getirmeliyiz. Vakit yok, para yok, şu yok, bu yok. Bunların hiçbir mazereti olamaz.  

   Sağ iktidarları muktedir yapamayan, “insan unsuru”nun ihmalidir. Sadece ekonomi, baraj, yol, köprü, teknoloji, sanayi, bilgisayar, internet v.s. İnsan nerede insan? Yoldan, köprüden geçen kim? Barajı kullanan kim? “Millî kültür barajı” nerede? Bilgisayarın, internetin tuşuna dokunan parmak kimin parmağı? Sadece bilgisayarlı-internetli eğitim, kıymet hükümleri vermez. İnançtan, ahlaktan, idealden, sevgiden, faziletten, saadetten söz etmez. O yalnızca maddeyle meşgul olur. İnsanları bir araya getiren idealler içinde en kısırı bu rızık kurtarma idealidir. Değişim adına yıkıp geçtik. Dilsiz, sevgisiz, düşüncesiz kaldık. Yağmur gibi bilgi yağsa, seller gibi teknoloji aksa ne olacak?

   Okullara bakın. Kızlarımız dahi silah-bıçak kullanıyorlar. Flört saldırıları yapılıyor. Öğrenciler nâhak yere birbirini yiyor. Ne öğretmenin ağırlığı, ne öğrencinin edebi? Ne oldu böyle? İnsanın bütünlüğünü parçaladık, berhava ettik. Hani “bir okul açan bin hapishane” kapatacaktı. Hani her okuyan etrafını aydınlatacaktı. Suç işleyen öğrencinin bu hale gelmesinin vebali kimde? Okul mu? Devlet mi, Aile mi? Çevre mi? Kim suçlu? Şefkatle, merhametle, sevgi hamuruyla yoğrulmuşuz. Mukaddesi, kutsalı olmayan bir eğitimin iflas ettiği gerçeğini ifade etmek durumundayız. Gençlerimiz birbirini bıçaklarken, ölürken, öldürülürken, uyuşturucu batağına götürülürken, futbol, magazin, porno hastalığına bulaştırılırken, biz sessiz kalamayız! Ateş bacayı sarmışken sükut edemeyiz. Ucuz kahramanlık yapmadan, istismar etmeden bu milletin derdini dert edinen meselelerine çareler arayan, mazi-hal-istikbal köprüsünü yıktırma gayreti içinde olanlara; (Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!) Diye haykırmak mecburiyetindeyiz. İnsanımız vahyin ışığına, nebevi soluğa, hidayet ve istikamet üzere yaşanan bir hayata, dünyevi ve uhrevi saadete çağıran bir eğitime ne kadar muhtaç.

     Öğrencilerin içinde bulunduğu “bu boşluğu kimler ve nasıl oluşturdu?” sorusudur teşhis ve tedavinin anahtarı. Ve asli soruyu, en çok da medya, kendi kendine sormalıdır. Hızın, hazzın, din-dışı uydurma kutsallıklarla (futbol, müzik, film, magazin vs.) insanımız hipnotize edildi. Sanal medyanın insanı hayattan, hayatın acı gerçeklerinden, kaçmasını sağlayarak insanî hassasiyetlerini kaybetti. Fikir ve düşünceden uzak, geçiciliğin ebedi gibi değerlendirildiği, araçların amaç hâline getirildiği, hedef, heyecan ve amaçların yitirildiği, siyasetin, gücün, paranın, makam ve mevkinin kutsandığı sanal dünya. Bu sanal dünya eğitimi, yavrularımızı, gençlerimizi etkiledi. O kadar düşüncesiz yaşadık ki, konuşmayı ve Türkçe’yi büyük ölçüde unuttuk.   Kalite düşmüştür, diploma bir mavi boncuk haline dönüşmüş gibidir. Çocuklarımız, gençlerimiz; haksız ve adaletsiz bir yarışın çarkları arasında bunalmış durumdadır. Asıl “tehdit” asıl “korku” budur işte! Eğitime kalite getirin, muhteva getirin, seviye getirin, ruh getirin, ideal getirin… Eğitimden; paranın fırsatçılığın, eyyamcılığın, basitliğin, yabancılaşmanın tahakkümünü kaldırın, gençlere “irade terbiyesi” verin, basit iğreti duygular yerine, uğruna öleceği  ideal ve değer yargılarını öğretin, üzülüp sıkıntısını çektiğiniz birçok şeyin değiştiğini göreceksiniz. Değişerek ‘biz’ kalmak, biz kalarak değişmek! İşte bütün mesele

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle