--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Eğitim ve kültür meselemizi öne alalım!

Yaşar Değirmenci
Yaşar Değirmenci

Başkanımız Recep Tayyip ERDOĞAN’ın şahsında ehliyet ve liyakata ağırlık vererek kurulan yeni hükümete başarılar diliyor, memleketimize, milletimize, ümmete, insanlığa faydalı olmasında Rabbimden muvaffakıyetler vermesini niyaz ediyorum. 

İnsanın sıhhati; ailenin sıhhatidir; ailenin sıhhati cemiyetin ve milli bütünlüğün sıhhatidir; milli bütünlüğün sıhhati, İslam Alemi’nin sıhhatidir, hatta bütün insanlığın sıhhatidir. Okuma alışkanlığı, değerler eğitimi. Olmazsa olmazımız bu! Bakmak değil okumak! Hangi kültür ve aile çevresinde yetişirse yetişsin, kendi değerlerini yaşamasa bile, öğrenecek, bilecek, kendi ölçü ve kavramlarına yabancı olmayacak. Hangi hayat tarzı içinde olursa olsun; din, iman, vatan, millet, ümmet, bayrak, edep, hâyâ, vs. toplum bunlarsız olmaz.

Doğruyu söylemek, yanlış işleri önlemenin temel şartıdır. Yaşamak, ‘inanmak ve düşünmek’ demektir. Yaşayıştaki terslikler, ‘İnanç ve düşünce’ beraberliğindeki arızalardan doğar. Bunları düşünebilmek bile eğitime dayanır.

   Bir kültür emperyalizmi, bir kültür erozyonu içindeyiz. Terörü yok saysak da bizim bir milli manevi zaafiyet meselemiz vardır. Bunu mutlaka görmemiz gerekiyor. Esasen terörün doğması daha doğrusu ‘doğdurulması’ ve önlenememesi de bu meseleyle alakalıdır.

Kültürel icaplar, ekonomizm kafasıyla önemli sayılmamıştır. Kültürel meselelere değer verilmemiştir. Hikmet ve kültür yolu işlemez hâle getirilmiştir. Müzeler, anma günleri, turizm, gösteriler, oyunlar vs. Bizde devletin kültürle alâkası budur. Kültür’le Eğitim’in ayrılmazlığı bile henüz anlaşılamamıştır. ‘Kültür’ kavramını bile karıştırıyoruz. Kültürel farklılıkların olması, ayrı bir kültürün meydana gelmesi değildir. Geniş manada düşünülürse aileden aileye bile, kültürel farklılıklar görülebilir. Fakat milli kültürün asgari müştereklerini reddedici bir başka kitle kültürünün varlığından söz etmek apayrı bir iştir. Kendi “milli” ve “mukaddes” değerlerini, kafalara ve vicdanlara gerektiği gibi işleyememiş, Müslüman’ı Müslüman’a sevdirememiş bir kültürle, bir millî eğitimle nereye gidilebilir? Milleti korumak, milleti millet yapan değerleri korumaktır. Meşruiyetin kaynağı, milleti millet yapan insanı insan yapan ve de yücelten değerlerdir. İnsan, ailesini, sülâlesini, mahallesini, beldesini, tarihini, soyunu, kavmini, milletini, vatanını, mektebini, hocasını, meşrebini elbette sevecektir. Ama itidal üzere sevecektir; alâkasını ve bağlılığını sıhhatli tutacaktır. Bu coğrafyada biz bir tek millet olarak yaşadık. Birbirimize hiçbir açıdan yabancı gözüyle bakmadık. Bu milletin hiçbir gönül kusuru olmamıştır. Bu millet öyle kusur işlemez. Çünkü hicranlarla acılarla yoğrulmuş bir manevi mayası vardır. Nerelere gitmiş, nice saadetlerin hicrana dönüştüğünü görüp yaşadıktan sonra anavatanına sığınıp kenetlenmiş. Biz devir devran görmüş bir milletiz. Böylesine kaynaşmış bir cemiyet yapısında ‘etnik köken’in ne önemi olur?    İstiklâl Marşı’mızın şairi Mehmet Akif Arnavut, Ziya Gökalp Kürt, Ömer Seyfettin Çerkez olarak dışlanırsa kime Türk diyeceğiz? Müslüman Türk’ün bin senelik tarihine, o tarih içinde oluşan manevi birikime, manevi mensubiyetle kendini bağlı hisseden herkes Türk’tür. (Etnik dayatmayla karıştırmayalım!) Hangi ırktan olursa olsun, nerede yaşarsa yaşasın. Batı; etnik-metnik fasılları açıp hâlâ bizim millîliğimizle uğraşıyor. Etnik meseleyi hiç gündemden düşürmediler.  

Din/dil/tarih şuuru verilmeden eğitim verilmiş olur mu?

Bizim bir milli vasfımız vardır: Bayrağın dalgalanmadığı yerde kalmak istemeyiz. Kalırsak çaresizlikten kalırız. Biz koloniler, sömürgeler devleti değiliz. Gittiğimiz yeri vatan yaptık ve öyle bildik. Başkaları gibi yabancı bayraklar ve tahakkümler altında kalmayı içimize sindiremezdik. Koca Rumeli’yi terk edip Anadolu’ya döndük. Bıraktığımız yerler bizden sonra huzur görmedi. Rumeli’den göç, tarihin en büyük göçüdür. Yabancılar şaşkına dönmüştür. Trenle bile zor alınan mesafeleri hastalarıyla-çocuklarıyla-kadınlarıyla aşmaya çalışan Türk kafilelerinin dramını yabancılar bile ağlayarak yazmışlardır. Uzatmayayım ama şunu da belirtmeliyim ki, Eğitimimizde bunlardan gençlerimiz haberdar olmasın mı? Eğitim yuvaları sadece diploma dağıtan büro durumuna getirilmemeli, Üniversiteden mezun ettiği öğrencilerini ‘kariyer hastalığı’ndan kurtarmalı. Ortak 150, 2000 kitap okutmadan mezun etmemeli. Osmanlı’nın çöküş döneminde dahi 8-10 milyon kilometrekare olan yüzölçümü olan vatan toprağımız 780 binlere mi düşmeliydi! Gönül dünyamızın haritası olur mu? Aynı zamanda huzurun da sembolüydü dalgalanan bayrağımız. 

Asıl ihmal edilen husus; insanın bütünlüğüdür, insanı insan yapan mânâ yönüdür, ruh yönüdür, kültür yönüdür, inanç yönüdür. Bu memlekette yıllarca emperyalizme çanak tutanlar, hep anti-emperyalizm propagandası yaptılar. “Böl ve yönet” ustalığının süperlerine âdeta hedef gösterdiler. Millet’in hakikatini, milleti millet yapan değerlerin üstünlüğünü unutmak; ihmallerin ve gafletlerin en korkuncu idi. Hâlâ her şeyi maddeye ve maddi sebeplere bağlamak ısrarları, o ihmalin ve gafletin uzantısıdır. İnsanları sadece maddeyi ve parayı düşünen bir hayat anlayışının peşine takarsanız, günün birinde her ev ayrı bir vatan ve her aile ayrı bir millet haline dönüşür. İş ve eğitimin hayatında, devlet hizmetlerinde, böyle bir ayrımın yapıldığı görülmemiştir. Anadili, milli kültürün dilidir. Yabancı dil öğrenilebilir ama yabancı dille eğitim olmaz! Bu mesele de tartışılmaktın kurtarılmalı. Ana dilimiz Türkçeyi güzel konuşulan, güzel yazılan bir dil olduğunu da unutmayalım/unutturmayalım. İtiraf etmeliyiz ki, başarısız ve verimsiz bir “maarifimiz” var. Ne gariptir ki, evlerinden birer vatanperver ve namazlı niyazlı gençler olarak ayrılan Doğu ve Güney Doğu Anadolulu çocuklarımızdan bazıları, yüksek öğretim için gittikleri Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerimizde dahi, her nasılsa materyalist ve bölücü olarak dönüyorlar. Şimdi yurtlarda yetişen gençlerin yetiştikleri yapıyı kutsal hale getirip başındaki adamları kusursuz, hatasız, her emrine itaat edilir hale gelmeleri, okumadan, düşünceden/fikirden mahrumiyet ufuksuzluğu da ayrı bir hicrandır. Bu mesele gündeme oturtuldu. İfrat tefrit salıncağında sallanan, itidal ve istikameti kaybeden/kaybettirilen bir toplum haline getirildik.

Türk milleti, etnik farkları kaynaştırıp ölümsüzleştiren manevileşmiş tarihi varlığıyla bir bütündür. Ülkemizde, ırkî farklılıkların bizim tarihimizde olduğu kadar, manevi-kültürel bir pota içinde birlik ve beraberliğimizin tabii özellikleri haline dönüşmesi ne kadar güzeldir. Bu gerçeği başka nerede görebilirsiniz. Her zaman söylenen ‘Doğu Anadolu maddeten ihmal edildi’ (nankörlük edilmezse) şu iktidar döneminde ortadan kalkmıştır. İç ve dış şer güçler terör ve bölücülükle bu gidişatı durdurma çalışmalarını artırmıyorlar mı? 

Bir yanlışı bir başka yanlışla dengelemeye kalkmak, en büyük yanlıştır. Milli ve manevi vahdet, sadece yan yana ve uslu uslu durmaktan ibaret değildir! O vahdet, muayyen değerlerin canlı tutulmasından ve hayata yön vermesinden doğan bir neticedir. Milleti millet yapan değerlere önem verilseydi ve onların sosyal hayatımızı yönlendirmesi sağlansaydı böyle mi olurdu? Ruhu-kültürü ihmal eden maddi büyüme, mukaddesin ihmal edildiği bir yapı bütün emeklerin tahrip edilip hazıra konan, kadir kıymet bilmeyen, kendi değerlerinden habersiz yetişme/yetiştirilmeye sebep teşkil etmez mi? Türklerin İslâm’a olan bağlılığının kuvvetlenmesi, Batılıları her zaman endişeye sevk etmiştir. Çünkü manevi bağları zedelemeden, Türkleri zayıflatmak çökertmek-bölmek mümkün değildir. Bunu onlar bizden daha iyi biliyor. Adamlar nasıl endişe etmesin? Elimizi kolumuzu bağrımızı parçaladılar yetmedi; şimdi ellerini sokup kalbimizi ciğerimizi, söküp almak istiyorlar. İngiliz’iyle, Fransız’ıyla, Amerika’sıyla, İsrail’iyle… Bakınız, dünyada bunca muazzam değişiklikler cereyan ediyor, ama onların gözü Türk’te, İslâm’da! Aman dikkat!

Yeni Milli Eğitim Bakanımız Profesör Doktor Ziya SELÇUK bütün kesimlerin eğitim-öğretim ile alakalı iç yaralarına şifa vesilesi olurlar İnşaallah. Öğretmen/ eğitimci kökenli olmaları, eğitim ve eğitimcinin yaralarını iyi bilmeleri, kendini öğretme kaygısıyla yoğurmuş bilinmeleri, umutlarımızı tekrar yeşertmiştir. Eğitim, umut çiçekleriyle bezenmiş dikenli bir yoldur. Meşakkatlidir. Fakat bu yolda umudu kaybetmemek büyük bir ehemmiyet arz eder. 

 

Yaşar Değirmenci Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle