Eğitim Sistemimizi Sorgula ve Yargıla!
Her okulların açılışında bu milletin dertleriyle dertleniyor, çaresizlik içinde kıvranıyoruz. Hep yazdığımız dile getirdiğimiz halde aynı ızdırab, aynı dertler devam ediyor. Esas meselelere inilmeyip görüntüler üzerinde duruluyor. Âdeta âcil müdahale hastasına pansuman yapılıp geçiştiriliyor. Bu haftaki yazılarımda beraber düşünelim/düşündürtelim.
Öğrencilere verilebilmek mümkün olabilseydi. Başta öğretmenlerimize, sonra yavrularımıza bir gaye, bir ideal sahibi olmanın gereğini anlatabilseydik. Öğrencilerimizi mezun ederken, üzerlerine sinmiş, hayatlarında mutlaka uygulayacakları izlenimi veren bir ahlak eğitimi verebilseydik. Alışkanlıkların en asili olan “okuma alışkanlığı” kazandırabilseydik. Değişen şartlara rağmen “biz kalarak değişme, değişerek biz kalabilme”nin usul ve üslubunu öğretebilseydik. Modernleşme, küreselleşme adı altındaki yozlaşma ve “kimlik-kişilik erozyonu”nu önleyebilseydik. Yol-köprü-baraj yapımına verdiğimiz önem kadar, kendi mukaddeslerimizin, yavrularımıza intikalini sağlayabilseydik. “Önce insan!” diyebilseydik. Parayı, makamı, mevkiyi ideallerimizin gerçekleşmesi uğrunda harcayabilme metodunu gençlerimize aşılayabilseydik. Magazin-futbol-internet bağımlılığının ördüğü ağdan onları kurtarıp fıtratlarına uygun ortamların mevcudiyetinden gençlerimizi haberdar edebilseydik.Evet bir sürü temenni cümleleri. Üstelik ‘içimizden biri’nin Millî Eğitim Bakanlığı yaptığı, Milletimizin teveccühüne mazhar olmuş böyle bir iktidarda, hâlâ hasret ve hüzünlerimizin karıştığı, yürek yangınlarımızın sönmediği yazılar yazıyoruz maalesef. Sadece, oku, çalış, para kazan’la olmazdı, hayat da bununla dolmazdı. Öğrencilerimizi kişilik-karakter sahibi yapabilmek, bir denge ağırlığıyla ayakta durabilmek ve doğru bir yönde ilerleyebilmek için, verimlilik ve mutluluk için, başka şeyler de gerekliydi. ‘Önlerine bilgisayar koyduk, poşetlerde kitap ihtiyaçlarını da karşıladık daha ne!’ kolaycılığı ile kendimizi aldatamayız. Onun için de bir kahırlanma dönemi yaşıyoruz: ‘Bu hâle nasıl geldiler? Ne oluyor bize?’ Cevabı gayet basit: kişilik kazanma, bir ideale bağlanma, sorumluluk bilincine sahip olma eğitimi vermezseniz; sadece öğretimle, belletimle, bilgiyi depolamakla, okullara internet ağı döşemekle, adam yetiştireceğimizi zannedersek, sonuç elbette böyle olacaktır. Hiç şaşılacak bir şey yok. Öğrencilerin içinde bulunduğu ‘bu boşluğu kimler, nasıl oluşturdu?’ sorusudur teşhis ve tedavinin anahtarı. Ve bu aslî soruyu, en çok da medya, kendi kendine sormalıdır.
Eğitimin; insandaki gizli kabiliyetleri ortaya çıkarması, iyi insan yetiştirmesi, bilgiyi öğretirken ‘fayda’ ilkesine dikkat etmesi, eğittiği insanları istikamette tutması, sözle-davranışı birleştirmesi gerekmez mi?
Eğitim; bir nevi kendi ruh köklerinden gelen kültür mirasının gelecek nesillere intikalini sağlayan süreç değil mi?
Eğitim; toplumdaki sosyal veraseti (medeniyet, ahlak vs.) kendisine teslim edilen evlatlarına iletmesi gereken bir vasıta değil mi? Bizi kendi kültürümüzle, millî-manevî değerlerimizle buluşturacak bütün faaliyetlerin merkezi okullar değil mi?
Beş-on yıl önce yazılmış bir makaleyi anlamakta zorluk çeken, kendi kültür kodlarını, kavramlarını dahi bilmeyen bu nesil hangi eğitim kurumlarında yetişip geldi?
Gazetelere verilen ilanlarda gördüm. “Anaokulunda tam gün İngilizce Eğitimi” veriliyormuş. İlanı veren okul da dindar kesime ait bir okul. Ne diyelim Allah basiret versin. Kendi dilini-dinini öğretmeden yabancı dil! Nasıl eğitim ama!
Bizi biz yapan değerler, şahsiyetimiz, kimliğimiz, aidiyet duygularımız bunlar ne olacak? Her şeye fiyat biçilen bir dünyada bizim değerimiz olmasın mı? Verdiğimizi bile muhafaza edemeyen okula, bu vatandaş nasıl güvensin? Mekteplerimiz ilim-irfan yuvası değil miydi? Ailelerimiz bizleri ‘mini mini mektepli ne de güzel edepli’ diyerek mektebe yani okula göndermiyorlar mıydı? Evlatlarını yetiştirirken ‘ölürse yer beğensin kalırsa el beğensin’ denmez miydi? Daha o yaşlarda bile; ‘Yavrum! Yediğin yok olur, yedirdiğin kalır. Giydiğin yok olur giydirdiğin kalır’ diyerek ‘Çocuk dünyası’na başkalarını düşünme duygusunu yerleştirmiyorlar mıydı?Değişim adına yıkıp geçtik. Dilsiz, sevgisiz, düşüncesiz kaldık. Ne öğretmenin ağırlığı, ne öğrencinin edebi? Ne oldu böyle? İnsanın bütünlüğünü parçaladık, berhava ettik. Hani ‘bir okul açan bin hapishane’ kapatacaktı. Hani her okuyan etrafını aydınlatacaktı. Mukaddesi, kutsalı verilmeyen/verilemeyen bir eğitimin iflas ettiği gerçeğini kabul edelim artık. Akıllı tahtalarla tablet bilgisayarlarla, cicili-bicili kıyafetlerle bu gidişatı önleyemezsiniz. Yağmur gibi bilgi yağsa, seller gibi teknoloji aksa ne olacak? Vagonlardaki değişim veya değişiklik, lokomotifin yönünü değiştirmez! Gençlerimiz birbirini bıçaklarken, ölürken, öldürürken, uyuşturucu batağına götürülürken, futbol, magazin, porno hastalığına bulaştırılırken, biz sessiz kalamayız! Ateş bacayı sarmışken sükut edemeyiz. İnsanımız vahyin ışığına, nebevi soluğa, hidayet ve istikamet üzere yaşanan bir hayata, dünyevi ve uhrevi saadete çağıran bir eğitime ne kadar muhtaç!
Pozitivist ilim, kıymet hükümleri vermez. İnançtan, ahlaktan, idealden, sevgiden, faziletten, saadetten söz etmez. O sadece maddeyle meşgul olur. İnsanı hangi ideale nasıl yönelteceğiz? Okula gitsin, para kazandırıcı branşların bilgilerini öğrensin, meslek sahibi olsun. Sonra? İnsan sadece bu mu demek? Şahsiyeti, bütünlüğü, dengesi, istikameti, ruhu, kalbi, zihni, iradesi yok mu o’nun? Bütün bunlar nerede, ne zaman hatırlanacak? İnsanın bütünlüğü, eğitimin bütünlüğünü gerektirmez mi? ‘Milli Eğitim’ kavramı niçin vardır? Gençler, kurslarda, okullarda gece gündüz çalışarak matematik-fizik-kimya-yabancı dil öğrensinler. Vermek istediğiniz bu bilgilerin hepsini en mükemmel şekliyle kafalarına soksanız bile, onlara ne kazandırmış olursunuz? Hiç düşündünüz mü? Bu bilgiler verildiği zaman cehaletten kurtardığınızı söyleyebilir misiniz? Uzmanların çoğu, kendi dalları dışında kalan sahanın kara cahili oldukları gerçeğini de unutmayalım. Genişlik isteyen uzmanlık dallarına adam yetiştiremiyoruz; sadece o boşlukları sıradan elemanlarla dolduruyoruz. Sosyal ilim dallarındaki manzara budur. Gençlerimizin manevi-fikri-felsefi-edebi hiçbir değerli kitabı birkaç saat okumaya dayanabilecek halleri yok. Onları adeta bezdirmişiz, tüketmişiz. Hayatın çok geniş ilgi alanlarına karşı, onları asgari manada olsun teçhiz edememişiz. ‘Nesil farkı var’ deniyor. (nesil yerine de ‘kuşak’ yerleşti. Bele bağlanan kuşak sanki.)
Kabahat; eğitim anlayışımızda, hayat ve insan anlayışımızda. Her şey oradan kaynaklanıyor. Pozitivist ilimcilik, maddeciliğin ekonomizm türüyle öyle bir kaynaştı ki; ortaya, tutacak tarafı olmayan, kaygan-sırnaşık-önü alınamaz apayrı bir moda tasallutu çıktı. Girmediği yer, nüfuz etmediği alan, kemirmediği doku kalmadı. Fikir, ilim, edebiyat, estetik, politika, musiki, her şey yamuldu. Üstelik birileri sebebi oldukları neticenin aynı zamanda şikâyetçisidirler! (Devam edeceğim İnşaallah)







