Dünyanın lağımı patladı!
Dünyanın lağımı patladı!
YAŞAR DEĞİRMENCİ
Yapılmasını farzı ayn olarak gördüğüm “emri bil maruf nehyi anil münker” emri yapılmadığı için bu rezillik hem ülkemize hem de dünyaya yayıldı. Bireysel-sosyal ve devletin bu emri yapmayışları; her türlü rezilliğin yaygınlaşmasını kolaylaştırdı.
Ülkemizi saran kumar, fuhuş, uyuşturucu, vb. “fenomen” denilen meşhur sanatçı, sporcu, şarkıcı türkücülerle de yapılınca büyük bir facianın içinde yaşadığımızı evlatlarımızı koruyamayacağımız tedirgin ve endişe içindeyiz. Yapılanların arkasındaki sapıklığın boyutlarını görmemiz için Epstein’i görmemiz mi gerekiyordu? Amerika’da olanların eş zamanlı ülkemize de yansımaları gündeme oturdu. Fuhuş ve sapıkça ilişkilerle bir karar merkezine bağlanan siyasetçilerin hepsinin tepesinde İsrail’in MOSSAD’ı var. Dünyanın başına bela olan İsrail’in dünyayı nasıl bir kirli ilişkiler ve şantaj ağıyla yönettiği ve bunun insanlığa neye mal olduğunu ifşa ediyor belgeler. Her türlü sapıklık ve sapkınlıkların ülkemize sıçraması, bazı belediyelerin (İmamoğlu’nun Eyüp’te yaptıklarından, Beşiktaş, Kadıköy’de, vs.) programlarında yer aldı. Tabii gereken tepki gösterilmediği için “oy menfaati” uğruna her türlü rezillere sahip çıkıldı, onlara müdahale de özgürlüklerinin kısıtlaması olarak değerlendirildi. Üniversitelere bile aynı düşünce yerleştirildi. Bütün bunların sebebi: “İyiliği emredip, kötülükten vaz geçirme” farzı ayın olan bu ibadetin ihmali, yapılmaması. Hangi düşünce yapısında olursak olalım bu amel yapılmalıydı. Tüm bu sapkın düzeni kuranlar; millet, devlet ve ümmet düşmanı emperyalist devletler değil mi?
Epstein belgelerini kapatamadılar, rezilliklerini dünyaya gösterdiler. Meğer bütün ilişkiler sapıkça temayüllerle oluşmuş bağlılık ve bağımlılıklarla kurulup sürdürülüyor. Kurulan ilişkilerde ne din ne ideoloji kalıyor, insanlığından çıkış bileti çok kolay kesilip uygulanıyor. Mevzumuzla ilgili ayet ve hadislerin ışığında düşünelim.
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.” (9 Tevbe, 119) Bu ayet bir ahlak tavsiyesi değil; bir taraf çağrısıdır. Nötr kalma lüksünü ortadan kaldıran, insanı safını belirlemeye zorlayan ilahi bir uyarıdır. Zira hak ile batılın bu kadar iç içe geçtiği, yalanın bu kadar meşrulaştığı bir çağda, doğruyla beraber olmak başlı başına bir bedel işidir. Bugün en büyük problemimiz şudur: Yanlışı biliyoruz ama sessiz kalıyoruz. Doğruyu tanıyoruz ama yalnız bırakıyoruz. Hakikati alkışlıyoruz ama arkasında durmuyoruz. İşte bu ayet tam da burada yakamıza yapışıyor: “Sadece doğruyu bilmen yetmez; doğrularla beraber olacaksın.” Kur’an-ı Kerim, hakikatin yalnız kalmasını bir felaket olarak görür. “Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur” (11 Hûd, 113) ayeti, yanlışa aktif destek vermeyi değil, yanlışa mesafesiz durmayı bile tehlike sayar. Demek ki suskunluk, çoğu zaman yanlışın lehinedir. Peygamberimiz bu gerçeği çok net ortaya koyar: “Zulme engel olmazsanız, Allah’ın azabı yakındır.” “Emri bi’l-maruf, nehyi ani’l-münker” vazifesi varlığın yaratılış gayesine götüren bir yoldur.
Peygamber Efendimizin gönderiliş gayesi tebliğdir. Tebliğin özü de “emri bi’l-maruf, nehyi ani’l-münker”dir. İyiliği emredip kötülükten vazgeçirme, her Müslümanın yapması gerekli olan bir vazifedir. İyiliği emredip yaymak, kötülüğe karşı koyup onu engellemek, İslâm’ın Müslümanlara yüklediği en önemli görevlerden biridir. Hatta İslâm toplumunun en belirgin vasfı iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymaktır.
“Sizden hayra ve iyiliğe davet eden, iyiliği emredip kötülüklere engel olan bir toplum oluşsun. İşte kurtuluşa erenler de onlardır” (3, 104). Bir başka ayette “Siz insanlık için (tarih sahnesine) çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder kötülüğü yasaklarsınız.” (3, 110) buyurulmuş. İslâm toplumunun en hayırlı ümmet oluşunun, iyiliğin emredilmesi şartına bağlı olduğunu açıkça ifade etmiştir. Yine başka bir âyette, mü’min erkek ve kadınların özellikleri sayılırken emri bi’l-maruf nehyi ani’l-münker, namaz ve zekatla birlikte, hatta onlardan önce zikredilir: “İman eden erkekler ve kadınlar birbirlerinin velisidirler. İyi ve doğru olanı emreder, kötü ve yanlış olandan alıkoyarlar, namazı kılarlar, zekatı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah azizdir, hakimdir.” (9 Tevbe, 71) Peygamber Efendimizin: “Ya marufu emredip münkerden nehy edersiniz, ya da Allah sizin başınıza en şerlilerinizi musallat eder; sonra da ne büyüklerinize saygı gösterilir ne de küçüklerinize merhamet edilir. O zaman en hayırlılarınız dua eder de kabul edilmez; istiğfar edersiniz, mağfiret olunmazsınız; yardım istersiniz de yardım gelmez” ve “Ademoğlunun bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir; ancak marufu emir, münkeri nehiy ve Allah’ı zikir müstesna” hadisleri bunlardan sadece birkaçıdır.
Günümüzde hem İslâm dünyasının sosyal yapı bakımından bozulmaya yüz tuttuğu; hem de küresel ölçekte dünya düzeninin ve insanlık ailesinin, adaletsizlik, zulüm, emperyalizm, sömürü, katliam, tabii kaynakların talan edilmesi, maddi-manevi çevre felaketleri, fakirlik, açlık, kıtlık, kan ve gözyaşı altında kıvrandığı müşahede edilmektedir. Şüphesiz bu kaosu, bu düzensizlik düzenini, başı boşluğu durdurmak isteyen bir ferdin, Allah’ın ve peygamberinin iyiliğin emredilmesi, kötülüğe mâni olunması yolundaki emirlerini uygulamaktan başka bir çaresi yoktur. Aksi takdirde, Allah’ın çeşitli şekillerde tezahür eden azabının bütün Müslümanları (hatta bütün insanlığı) kuşatması kaçınılmazdır. Peygamberimizin “İnsanlar kötülüğü görüp de ona engel olmazlarsa, Allah’ın azabıyla onları kuşatması yakındır” sözleriyle işaret ettiği azap mutlaka gelir. Salih Peygamberin kavminin imtihan aracı kılınan husus, ‘deveyi kesme’sinde görülür. Kur’an-ı Kerim, “Onu kestiler fakat pişman oldular” buyuruyor. Aslında deveyi kesen bir kişidir. Ama âyette suçlanan, bu olaya seyirci kalan toplumun tamamıdır. Bela da sadece bu işi yapanı değil, ‘emri bi’l-marufu, nehyi ani’l-münker’i yapmayıp bu fiile sessiz kalan bütün toplumu kuşatmıştır. Emri bi’l-marufu, nehyi ani’l-münkeri ihmal etme sebepleri şu şekilde sıralanabilir:
Dünya sevgisini öne çıkarıp malının makamının elinden gitmesinden korkup, bu imkânın gidebileceği düşüncesiyle hiçbir şeye karışmayan, ‘nemelazımcı’ sessizliğe bürünenler. Peygamberimiz; haramları aleni işleyenlere karşı, mücadelede şu kuralı koymuştur: “Onlarla kim eliyle cihad ederse o mü’mindir. Onlarla diliyle mücadele eden mü’mindir. Onlarla kalbiyle cihad eden mü’mindir. Bundan sonra imandan hardal tanesi kadar bile yoktur.” Şahsın kendini muhafaza etmesi, başkalarını korumasıyla çok yakından irtibatlıdır. İnsan sosyal bir varlık olduğu için, etkiler ve etkilenir. İnsanı şekillendiren çevredir, çevreyi şekillendiren de insan. Nitekim İmam-ı Gazali de ‘İnsan çevrenin mahsulüdür’ der. Bir toplumun en hareketli, en canlı, en gayretli kısmını iyiler değil de kötüler teşkil ediyorsa, bu o toplumun yavaş yavaş intiharı demektir.
Dinimizin iyiliği emri, kötülükten nehyi, bu çok önemli meseleyi tesadüfe bırakmamış, mü’minlerin üzerine terettüp eden en önemli bir ibadet olarak görmüştür. Tıpkı namaz gibi, oruç, hacc, zekat gibi. Bu emri bil maruf nehyi anil münkeri her hâl ve şartta yapalım.