Çöken binalardan ibret alalım
Son dönem çöken binalar, ölen insanımız, yıkılan aileler, geride bırakılan ibretlik, derslik yaşananlar, şefkatini, merhametini, hassasiyetlerini kaybetmeyen insanımızı derinden yaralamış, son derece sarsmıştır.
Milletinin, ümmetinin, insanlığın derdini dert edinen Mümin kimliğini her hal ve şartta koruyup yaşamaya çalışan, din kardeşlerini de her hal ve şartta yaşanan bir dinimiz olduğunu unutmayıp/unutturmayan bir kardeşiniz olarak ‘Din Binamız’ı düşünmüşümdür.
Sahabenin alimlerinden “Tercümanu’l Kur’an” lakaplı İbn Abbas’a göre Kur’an’da dört kısım ayet vardır: itikad, ahlak, ibadet, muamelat. Aslında bu dörtlü tasnif din binasının katlarını ifade eder. Bu dört unsurdan birincisi itikattır. İtikat zemini olmadan din binası çöker. İman esastır. Ahlak, amel ve hukuk iman kaidesi üzerine bina edilince huzur veren fertler, huzurlu toplum oluşturur. İman da dört süreçte tamamlanır: Marifet, tasdik, ikrar, amel. Marifet Hakk’ı akılla bilmektir. Aklın elde ettiği bu doğal ve doğru bilgiyi kalbin onaylamasına tasdik denir. Kalbin onayladığı bir bilgi imana dönüşmüş sahibi de mümin olmuştur. Ancak iş bununla tamamlanmamıştır. O kişinin Müslim sayılması için kalben tasdik ettiğini bir kimlik olarak ilan etmesi gerekir. Bu bir aidiyet imzasıdır. Sözleşmenin uygulamaya konulması gerekir ki, bu da ameldir. Âlimlerimiz, imanı bir ağaca benzetirler ve derler ki: “Kökü marifet, gövdesi tasdik, dalları ikrar, meyvesi ameldir”. İmanın esası tevhid, tezahürü adalettir. Tevhid sadece soyut bir inanç değil, bütün bir varlığı algılayış biçimi, bir hayat tasavvurudur. Tevhid, her şeyin her şeyle bağlantısı, son tahlilde her şeyin Allah’la/Rabbiyle bağlantısıdır. Zıddı şirktir. Şirk imanın koordinatlarının herhangi bir biçimde bozulmasıdır. Şirk, tevhidin zıddıdır. Allah’tan bağımsız ve bağlantısız bir alan tasavvuruna dayanır. Bilerek veya bilmeyerek bu duruma düşen çok insanımız vardır. Dinin hükümlerine uyma, eksiklerini tamamlama, ifrat hal ve hareketleri varsa itidal ve istikamet noktasına gelme olması gerekirken hayat tarzına dokundurtmayıp yaşayışını din haline getirilmesi, lüks, israf, konfor, rehavet sonucunda bencil/egoist vurdumduymaz olmuşlardır. Hz. Ömer’in şu sözünü haklı çıkarır. ‘İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.
İkinci unsur ahlaktır. Ahlak, dinin emir ve yasaklarının hayatımıza yansımasıdır. Bu sebeple olsa gerek 23 yıllık nübüvvet sürecinin ilk yıllarında nazil olan ayetleri konu tasnifine tabi tutacak olursak, bu ayetlerde itikatdan sonra ahlakın geldiğini görürüz. İlk yılda nazil olan Kalem suresinin ayetlerinden biri de, adeta peygamberlik görevinin niçin Hz. Muhammed’e verildiği sorusuna cevap sadedinde gelen “Çünkü sen muhteşem bir ahlak üzeresin” ayetidir. Peygamberimizden iki ayaklı Kur’an olarak bahsedilir. Vahyin taşıyıcısı, ahlakı muhammediyenin mücessemidir. Ahlak, ibadetin değil imanın cilasıdır. İman yürekte yeşeren bir gülse, ahlak bu gülün sahibine sinen kokusudur.
Üçüncü unsur ibadettir. İbadet kulluğun gereğidir, imanın isbatıdır. Başta iyiliği emir, kötülükten sakındırma olmak üzere, cihad, oruç, tefekkür, zekat gibi ibadetler Allah’a kurbiyyet (yakınlık) için muhteşem bir imkandır. Niyeti, gayesi ve usulü meşru her eylem ibadet cümlesindendir. Kur’an-ı Kerim’den yola çıkarak bir insanın ömrünün tamamını ibadete dönüştürebilir. Buna ibadeti hayat, hayatı ibadet kılmak da diyebiliriz.
Dördüncü unsur muamelat. Muâmelât, islam fıkhınin ibadetler dışında kalan kısmını, yani İslami hukukun tamamını ifade eder. Başka bir ifade ile “kişinin diğer fertlerle ve cemiyetle olan münâsebetlerini tanzim eden fıkıh kâideleri”dir. İnsanın mutluluğu için gönderilen ilahi vahyin, insanın sosyal ilişkilerini ihmal etmesi beklenemezdi. Sosyal bir varlık olan insanın eşiyle, yakınlarıyla, toplumla, çevreyle, tabiatla (doğayla) ilişkilerini düzenleyen muamelata dair hükümlerin temeli de, İslam’ın sosyal alandaki merkezi kavramı olan adalettir.
Biz ise bu binanın katlarını tarumar ettik. Hatta binayı tahrip ettik. Bu Kur’ani sıralamanın tahrip edildiğini görüyoruz. İbadeti ahlakın yerine ikame ettiğinizde, ortaya bir tür ahlaksız abid çıkıyor. Dini siyasileştirenler ise din binasının ikinci katı olan ahlak katına muamelatın sadece siyasetle ilgili kısmını yerleştiriyorlar. Ahlaka ise din binasında ya hiç yer vermiyorlar ya da çekme kat kabilinden lütfen yer veriyorlar. Bu tahrif, hayatımızın bütün alanlarına yansıyor. Çöken binalara bakarken, çöken imanımızı, ebedî hayatımızın gittiğini, fâni dünyada kazanmamız gereken ebedî hayatımızı kaybettiğimizi, kaçak, malzemesi iyi olmayan yapıların sonucunun bu olduğunu görünce âcilen bir ‘nefs muhasebesi’ yapıp tedbir almamız gerektiğinin farkına varmalıyız. Her şey çöker, sonlanır, geçicidir. Din binamız çökmez, pörsümez, solmaz. Yeter ki yaşayışımız, din binamızın temeli olan Allah ve Rasulü’nün ölçüleriyle harcı karılsın. Âyet/hadis/sahabe sıralamasına dikkat edilsin.
Ölçüsü yanlış olanların ölçümlerinin de yanlış olacağını unutmayalım.
Henüz daha şahsiyet ve cemaat aşamalarında bir yığın mesele ile karşı karşıyayız. Türkiye’deki İslami yapılanmalar, bu hareketi oluşturan bireylerin arasında henüz birlik, beraberlik, samimiyet, izzet ve şerefi dini ölçülerimizden alma gibi bir yapı oluşturamadılar. Kafalarını kiraya vermeyen, okumayı ve düşünmeyi hayatının bir parçası haline getiren, kendi kalpleriyle duyan şahsiyetler çok az; entelektüel birikim sahibi, iyi yetişmiş, eylem, bilgi, iman ve ahlakıyla çevresinde temayüz etmiş, ihtisas sahibi, sorumluluğunun bilincinde, oturmuş kişiliğiyle çevresine güven telkin eden Müslüman şahsiyetlere olan ihtiyaç her zamankinden çok fazla. Allah’ın kitabında “İçinizde bulunsun” buyurduğu o cins ve çekirdek kadroyu oluşturacak şahsiyetleri yetiştirebilecek sosyal kurumlar (mektepler), yapılar olmalı. Bu mektepler sadece ‘öğretim’ değil özellikle ‘eğitim’ ağırlıklı olmalı ve bireyi donanımlı kılmalı. Kapatılan medreselerin ihyası ile başlanıp şeklî dindarlıktan vasıflı dindarlığa geçilmeli. Güven duy! Güvenilir ol! Güven ver! (Devam edeceğim inşaallah…)







