Böyle Gitmez!
Genel görüş (belli çevrelerde) şu: Bırakın canım, insanlar istediğini yapsın, istediğine inansın, istediği müzik dinlesin, istediğini okusun, istediği gibi düşünsün, istediği gibi konuşsun, istediği gibi giyinsin, istediği gibi yaşasın, vs.
Peki ama ölçüler yok mu? Akıl ölçüleri, ilim ölçüleri, inanç ölçüleri, sorumluluk ölçüleri, sanat ölçüleri? Ölçü yokluğu demek, değer yokluğu demektir. ‘Herkesin istediğini yapabilmesi’nden kast olunan şey ancak değer ölçülerinin varlığını kabulden sonra bir özel değer ifade edebilir. Sadece onu söylüyorsunuz, saçmalıyorsunuz demektir. Sabit ucu olmayan pergel, daire çizebilir mi? Gerçi saçmalama hürriyeti de vardır ama hürriyeti saçmalamaya irca etmek çok büyük yanlıştır! Günümüzde maalesef, birçok meselenin altında işte bu büyük yanlış yatıyor.
‘İstediğim gibi bir bina yapacağım, yaptıracağım’ diyebilirsiniz ama kendi tercihinizi uygulama noktalarına gelinceye kadar binlerce ölçüye ve kurala uygun davranmanız gerektiğini de bilirsiniz. Uymazsanız yıkımlardan, ölenlerden sorumlusunuz. İşgal ettiğiniz makamlar, mevkiler suçunuzu örtmez, çoğaltır.
Belli kesimler diyor ki, ‘Biz sinema yaptık, müzik yaptık…’ Ne yaptınız kardeşim, şöyle insafla bir bakın geriye. Hangi noktadasınız? Ne verdiniz insanlarımıza ve neler kaybettirdiniz? ‘Sansür olmaz’ demek, ‘ölçü olmaz’ demek değildir. ‘Herkes istediğini yapar’dan başka değer tanımamak tek kelimeyle ‘yozlaşma’ taraflısı olmak demektir.
Her meşru faaliyetin amacı, insanlara bir şey kazandırmaktır. İlim de bunun için yapılır, sanat da, tefekkür de.
Belli kesimler, sanat adına düşünce adına insanlarımızı istismar ettiler. Yozlaşma sömürüsü yaptılar. Gerçek bu. Ve bilerek yaptılar bunu. ‘Para için’ olanı anlamak kolay. Fakat kolay yoldan bir konuma gelmek ve orada keyif sürenleri, bencilliği uğruna yozlaşma sömürüsü yapanları herkes anlayamıyor. Asıl bunlar etkili olma direnişini sürdürüyor, değişik motifler ve örtüler kullanarak.
Bugüne kadar en geniş hürriyet, ‘yozlaştırma hürriyeti’ olmuştur. Böyle olunca hürriyetin de yozlaşması tabiidir.
Demokratikleşme yokluğundan şikayet ederken, bu gerçeği görmezlikten gelmemeliyiz. Yurtdışına kaçıp kendi ülkesini dış güçlere şikayet edenler, insanlıktan nasipsiz hilkat garibeleridir.
‘Haklar-hürriyetler neden verilmiyor’ denilmekte. ‘Sorumluluklar ve görevler’ bir şuur halinde (eğitim yoluyla) yerleşmedikçe, benimsenmedikçe; dünyanın en mükemmel anayasasını getirseniz bile, ‘haklar, hürriyetler’ şikayeti bitmeyecektir. Bizim demokratların ‘koruma geliştirme, sorumluluk ve görev şuuru, değer ölçüleri, bütünlük ve hayatiyet” gibi hiçbir dertleri yok.
Korunmayan gelişemez. Aileyi korumazsanız milleti millet yapan değerleri korumazsanız, insanın ve hayatın bütünlüğünü korumazsanız; neyi nasıl geliştireceksiniz? Dengeyi korumazsanız; nasıl değişip yenileneceksiniz, devamlılığı nasıl sağlayacaksınız?
İnsanı soyutlamak, onu parçalayıp yalnızlaştırmaktır. Parçaladıklarınız bütünü oluşturmaz. Dindarlık da öyle! Parçalanıp yaşanmayla olmaz. İtikadıyla, ahlakıyla, ibadetiyle, muamelatıyla yaşanarak olur. Kafaya göre din değil, dine göre kafa!
Aileye boşver, millete boşver, değer hükümlerine ve değer ölçülerine boşver; yaşasın ‘birey’ yaşasın demokrasi! Yaşayamaz ki! Yozlaşır ve tanınmaz hale gelir; başka şeylere dönüşür, başka adlar alır. Aynı nakarat devam ediyor, aynı gaflet dayatılıyor. Bazıları da ters yönden buna çanak tutuyor. Fakat böyle gitmez. Gitmeyecek. Asıl telaş da, bunun fark edilmeye başlamasından doğuyor.
Vatan, millet, devlet düşmanlarının her faaliyetine müsaade etmek midir özgürlük? Yahut onların zararlarını, tahribatlarını önlemek midir baskı? Kendi değerlerini bilmeyen, Batı’nın, emperyalist güçlerin uşağı olmuş zavallılara milleti millet yapan değerlere davet ‘empoze’ midir? Bizim toplumumuzda, ‘devletle kavga etmek’ gibi bir gelenek çizgisi ve özelliği yoktur. Dua ve atasözü haline gelmiş ‘Allah millete, devlete zeval vermesin’ içimize yer etmiş bu samimiyeti anlamayacak mıyız? Hangi gözle bakacaksın, hangi akılla düşüneceksin, hangi ışıkla aydınlatacaksın, hangi terazi ile tartacaksın?
Aydın, toplumun gerisindedir. Duruşu ve bakışı itibarıyla böyledir. Dengeleri açısından böyledir.
Hürriyeti, maddî-behimî serbestlik olarak anlayan insanların yetişmesini ve tahribâtını önleyemeyiz. Bu yaraları saramayız, bu hicrânı dindiremeyiz. Saksı çiçekleriyle baharı getiremeyiz. İnsanımıza, cemiyetimize bütünlüğünü kazandıracak gelişmeleri gerçekleştiremeyiz. ‘Toplumsal-ekonomik-kültürel-siyasi’ değişimler, darbeler sebebiyle sıhhatli bir biçimde gerçekleşemedi. Nesiller heder oldu. İnsanlarımız acılı bedeller ödedi. Umutlar ertelendi, gelişmeler gecikti, müjdeler ertelendi, idealler yozlaştı. Her dönemeci, savrulup devrilen otobüs yolcuları gibi, kayıplarla ağır hasarlarla ve yaralanmalarla dönmek zorunda kaldık.
Fark edilmese de herkesin ruhunda darp izi var. Hangimizde yok! 12 Eylül’ü yaşayanlar, Belediye Başkanlığı adayının o dönem katliam talebinde bulunan savcıyı unutabilir mi? Babasıyla gurur duyan adam aday gösterilir mi? Buna karar verebilmek, kendi insanının canına kıymayı marifet bilen insanlarla beraber olabilmek, beraber yaşayabilmek bu kadar kolay mı? ‘Şer ittifakı’ bu milletten nasıl oy isteyebilir?
28 Şubat’ı yaşatanlar, İsrail’den emir alanlar, ağlama duvarında dua edip Kâbeyi Muazzama’dan haberi olmayanlar, askeriyede en üst makamlarda bulunup, ‘irtica’ adı altında din düşmanlığı yapıp, her ihtilali ona dayandırıp şahsı putlaştıranlar, bırakın cezayı hep itibarda olurlarsa bu millete ne verirler? Devletini, İstiklal Marşını, vatanın bölünmezliğini tanımayanları Meclise taşıyanlar nasıl hesap verecekler? 15 Temmuz’u yapanlar, yaptıranlar, katliam emrini verenler, TBMM’ni bombalatanlar, nasıl insan diye aramızda dolaşabilirler?
Bütün meselemiz, meselelerin meselesi olan temel meselemiz; ‘fikri şuur’ planındadır.
Unutulmamalı ki fikren halledilemeyen meseleler; fiilen halledilemez.







